|
EVET
Oruç Ülkesi
21. Yüzyılda Küresel Yönetişim ve Üniversiteler
Musa-İsa-Muhammed
AHİR ZAMAN İLMİHALİ
Sünnet ve Hadis
Recep ve Şaban Kokularını Ramazan'dan Aldılar
İSTİÂZE - III (Neûzü Billah)
ISLAHAT HAREKETİ
EVET
Kul!
Sahipleniyor cihanı, ağzı da ne büyük yutacak
Tekmil veriyor varlık
Tüm ordular secdede
Ölüyken bir zamanlar, hayali var şimdi
Ölümü ateşe atacak!
Oruç Ülkesi
Oruç Ülkesi
Sezai KARAKOÇ
Oruç, metafizik âleme açılan pencerelerin ortamıdır mümin için. Fizik karartıların gönül ışığıyla silinişi. Öteleri görüş ve ötelere eriş, maddi perdelerin inceltile inceltile öteyi gösterir hale getirilişi.
21. Yüzyılda Küresel Yönetişim ve Üniversiteler
*21.Yüzyılda
Küresel Yönetişim ve Üniversiteler
Prof. Dr. Ahmet DAVUTOĞLU
Ben her şeyden önce, bu sene eğitim faaliyetlerine başlayacak olan İstanbul Şehir Üniversitesi’nin ülkemizin entelektüel dünyasına, eğitim dünyasına ve sadece ülkemizin değil küresel alanda da dünya kültürüne katkı yapacağı ümidiyle hayırlı olsun diyorum. Gerçekten Türkiye son dönemde eğitim alanında, özellikle üniversitelerin yaygınlaşması anlamında çok ciddi atılımlar yaşadı. İnşallah bu üniversitelerimiz kısa zamanda ulusal sınırları aşıp uluslararası ölçekte de çok önemli bilimsel çalışmalara öncülük edecekler.
Musa-İsa-Muhammed
Burada ve Şimdi
Ali İZZETBEGOVİÇ
İslâm tarihi iki kısma ayrılır: Muhammed (a.s) den evvel ve sonra. Birincisini ve onun bilhassa Yahudilikle ve Hıristiyanlığı içine alan son kısmını dikkate almadan ikincisini (asıl İslâm tarihini) tamamen anlamak mümkün değildir.
AHİR ZAMAN İLMİHALİ
İhsan ELİAÇIK
Türkiye’nin saygın ilahiyat akademisyenlerinden değerli hocam Prof. Dr. Hayri Kırbaşoğlu’nun “Âhir zaman ilmihâli” adlı son çıkan eseri, adından da anlaşılacağı gibi “Yaşayan ilmihâl” olma iddiasıyla kaleme alınmış…
Sizlere, bu makalede, yaz boyunca okuyabileceğiniz bu güzel eseri tanıtmak istiyorum.
Eser, İslam’a yönelik temel bakış açısı, konuları ile alış biçimi, zamanın ruhunu yakalamaya çalışan perspektifi ve en temel iddiası olan “âhir zamanın” yani son zamanların/yaşadığımız çağın meseleleri üzerinde yoğunlaşmasıyla “inşa” çağı ilmihali olma özelliğine sahip.
Sünnet ve Hadis
Sünnet ve Hadis
Prof. Dr. FAZLUR RAHMAN
Geçen kısımda, Hadis’in temel konularından bazılarını “objektif olarak”, hadise sıkıca bağlı ve duyarlı kimselerin nazarında ise acımasızca ve hatta belki de haksız bir şekilde inceledik.
Recep ve Şaban Kokularını Ramazan'dan Aldılar
Recep ve Şaban Kokularını
Ramazan’dan Aldılar
Mustafa İSLAMOĞLU
Halkın tasavvurunda “Üç Aylar” diye şöhret bulmuş. Bu şekliyle bir delile dayanmasa da, özde sahih bir delilden yola çıkılarak şöhret bulmuş bir ifade. Üç aydan kasıt, ardı ardına gelen kamerî aylar olan Receb, Şaban ve Ramazan.
Rasûlullah’ın bu ayların ilki olan Receb girince “Allahümme barik lena fi recebe ve şa’bân, ve belliğna ramazan: Allah’ım Receb ve Şaban’ı bize bereketli kıl ve bizi Ramazan’a erdir” diye dua ettiği rivayeti sabit.
İSTİÂZE - III (Neûzü Billah)
N e û z ü B i l l a h
Ahmet BAYDAR
Yazımızın önceki iki bölümünden anlaşılmış olmalıdır ki Kur’ân’da teklif edilmiş olan “istiâze” nin hakikati, ilahî mesajın tebliği esnasında (yani Kur’ân okunduğunda) karşılaşılacak meşakketli durumlarda Allah’a sığınmaktır. Bizce Mushaf’ın son suresinde teklif edilen “sığınma”da da bu hakikate işaretler bulunmaktadır.
ISLAHAT HAREKETİ
TOPLUMUN DEĞİŞİMİ
Malik Bin Nebi
Bir toplum kendi içindeki değiştirmedikçe, kuşkusuz
Allah da o toplumun bulunduğu durumu değiştirecek değildir.
Ra’d/11
|
| EVRENSEL iSLAM AiLESi (I) |
|
|
|
| Makaleler - EVRENSEL İSLAM AİLESİ | |
|
*AİLE -İLK KURUM-
Söze aile kavramının anlamıyla başlıyoruz. Kelimenin aslı Arapça'dır. Bir aileden; daha çok ihtiyacı açısından söz edilirken kullanılmalıdır bu kelime.[1] Fertler arasındaki sıkı bağlardan, arkasındaki destek ve kuvvetten söz edilirken de el-üsrat sözcüğü daha anlamlı olur.[2]
Ama Kur'ân, aile karşılığında bu iki kelimeyi de kullanmamış, başka iki kelime seçmiş; "ehl" ve "âl". Bir insanın aynı ocağa mensubiyeti bağlamında söz ederken el-ehl, ama onun bir başkasına olan fikri bir taraftarlığından söz ederken de el-âl kelimesini kullanmış. Bu kelimelerin zikredildiği ayetleri yerleri geldikçe göreceğiz.
Başka dillerde, aile karşılığında, daha başka nüansları belirten kelimeler de bulunabilir. Çünkü her toplumun ihtiyacı, inancına ve felsefesine göre farklı seyretmiştir. Hatta bir toplumun aile yapısı çeşitli devirlerde farklı seyretmiş de olabilir. Bu nedenle bu kelimeye, bütün zamanlar için geçerli olabilecek bir tanım da bulamayız.
Ama, her devirdeki ve her toplumdaki ailelerin iki özelliği bulunduğunda hemen herkes ittifak edebilir. Bu özelliklerden birisi, ailenin gerçek veya varsayımlı kandaşlar birliği olduğu, diğeri ise insan türünü sosyalleştiren bir kurum olduğudur.
Bu tanıma göre insanlığın en büyük geleneği aile olmalıdır. Çünkü kandaşlık ve sosyallik insanla birlikte var olan iki şeydir. Bu durumda tarihin ilk kurumunun aile olduğunu düşünebiliriz.
Aile, eski olma açısından ilk olduğu gibi, önem açısından da ilk kurumdur. Çünkü insan yetiştirir. Yapısı, çatısı, konusu ve ürünü insandır. Toplumlarda, tarihin çeşitli dönemlerinde, sosyal şartlara uygun olarak, farklı türlerde aileler görülmüş bulunsa da, netice itibariyle bunlar; "tekil aile", "çekirdek aile" ve "geniş aile" türlerinden birisi olmuştur.
Son peygamber Muhammed (s.a.), tarihin tanık bulunduğu bütün bu aile türlerine tanık olmuştu. Babası daha evvel vefat etmiş bulunduğu için altı yaşına kadar annesiyle birlikte büyümüştü. Onun havasını teneffüs ettiği bu ilk ocak, bir tekil aileydi. Hz. Peygamber, annesinin vefatından sonra da, uzun bir süre dedesinin himayesinde yetişti. Bu da onun akraba ailesi, yahut Sosyoloji diliyle söyleyecek olursak bir "geniş aile" siydi. Sonra yirmibeş yaşlarında Hz. Hatice ile evlenerek bir çekirdek aile oluşturdu.
Hz. Muhammed kırk yaşına geldiğinde ise, peygamberlikle görevlendirilmiş ve önceki elçiler gibi ona da bir "evrensel aile" oluşturması emredilmişti. O, yirmiüç yıllık peygamberlik hayatında, bu aile türünü de tesis etmiş, gerçekleştirdiği veda haccıyla da artık görevinin son bulduğunu ilan etmişti.
Tekil Aile
Hz. Peygamber'in babası Abdullah, evlendiğinden beş ay sonra, katıldığı bir ticaret kervanıyla Yesrib (Medine) e dönerken yolda hastalanmıştı. Orada bir ay hasta yatmış, ama iyileşememişti. Abdullah vefat ettiği sırada eşi Amine altı aylık hamile idi. Amine eşinin vefatından üç ay sonra doğum yapmıştı. Yani Hz. Peygamber, bir yetim olarak doğmuştu.
Araplar, ebeveynin ikisinden birden öksüz kalana "latîm" derler. Ancak bu tür öksüzler pek ender bulunurdu. Yalnız anadan öksüz olanlara ise "aciyy" derlerdi. Böyle kimseler, öncekilere oranla daha fazlaydı. Ancak, erkeklerin çöl yolculuklarında, avlarda, "gazeve" denilen baskınlarda ve savaşlarda ölme ihtimalleri kadınlardan daha fazlaydı. Bunun için, daha çok sayıda bulunanlar, elbette sadece babadan öksüz kalan "yetim"lerdi.[3] Kur'ân, Hz. Muhammed'den işte bu son kelimeyle söz etmişti, babadan öksüz, annesiyle kalan anlamında:
"Seni bir yetîm olarak bulmadı mı?"[4]
Araplar, babasız kalan çocuğa, buluğ çağına girinceye kadar yetim demeye devam ederler. Bu, kelimenin gerçek anlamıdır. Ama buluğ çağına girdiğinde ona hâlâ yetim dendiği de olurdu. Hatta bu anlamdan hareketle, tek ve eşsiz kalan şeylere de yetim denirdi. "Er-Ramletü'l-Yetîme" tek kalmış kum tanesi, "ed-Dürratü'l-Yetime" ise eşsiz inci demektir.[5] Bunlar elbette gerçek anlam değil, birer mecazdır.
Yalnız ve bakımsız kalan herkese ve hatta evleninceye kadar dul kalan kadınlara da, yaşları ne olursa olsun, "bakıma muhtaç" anlamında "yetim" tabir edilmiştir. Şa'bi hadisi bunlardan birisidir:
"Ona bir kadın gelip "Ben yetim bir kadınım" deyince arkadaşları güldüler. O zaman o şöyle dedi: "Bütün kadınlar yetim, yani güçsüzdürler."[6]
Bir savaşta ölen erkeklerin geride bıraktıkları çocuklarla birlikte onların analarına da yetim denmesi, elbette hâne reisinin yokluğuna nispetle himayesiz kalmışlıkları anlamındadır. Kur'ân'ın üslubundaki yetimlerin, ilk anlamı öksüz çocuklar demek olsa da bakıma muhtaç durumda bulunan dul kadınları da kapsar. Aslında, onları birbirinden ayırmak da imkansızdır. Çünkü öksüz çocuklarla, onların anaları olan dul kadınlar, vakıada da "tekil aile" olarak bir arada yaşamaktadırlar. Kur'ân, bu yetim çocukları ve analarını (tekil aileleri), himaye etmeyi, dinin ana hedeflerinden biri olarak gösterir. Yetimleri itip kakmayı, dini yalanlayanın işi olarak zikreder ve akraba olan yetimleri doyurmayı da insanın gerçekleştirmesi gereken hedefleri arasında gösterir:
“Dini yalanlayanı gördün mü? İşte o, yetimi itip kakar; yoksulu doyurmayı teşvik etmez.”[7]
"Hayır hayır! Doğrusu siz yetîme ikram etmiyorsunuz."[8]
“Yetimi sakın ezme....”[9]
"Peki, Yokuşa tırmanması gerekmez miydi?[10] Ve sana kim söyleyecek, nedir Yokuş?[11] Bir boyunun çözülmesi, yahut, sıkıntılı bir günde -akrabadan bir yetime, yahut toprağa düşmüş bir çaresize- yedirmek."[12]
Cahil Araplarda savaşlar ve daha sık aralıklarla meydana gelen "gazeve" denilen çapulculuk pek yaygındı. Modern silahların bulunmadığı bu çatışmalarda kayıplar, kadınlardan daha çok, vakaya bizzat katılan erkeklerden olurdu. Bu nedenle, onların arkalarında pek çok dul kadın ve çocukları himayesiz kalırdı.
Şâyet dul bir kadının bütün çocukları kız ise, bu durum onlar için tam bir faciaydı. Çünkü o günkü örfe göre sadece kız çocukları bulunan bir kadın, kocasıyla birlikte bütün servetini de kaybetmiş sayılıyordu.[13] Bu yetim çocukları ve annelerini, onların akrabaları vesâyetlerine alırdı.
Bir ailenin himayesinde, kimi zaman onlarca tekil aile bulunur, velisi bunları istediği işlerde kullanır, mallarını dilediği gibi harcar, evlenme yaşına gelen kızlardan güzel bulduğu ile nikahlanır, istemediğini de başkasıyla evlendirirdi. İnsani ilişkilerin daha da bozulmasına açık bulunan bu ortamdan "evrensel bir aile" çıkması imkansızdı. İşte bunun için Kur'ân, yetimler konusunu önemsemişti.
Yetimlerle Evlenin
Hicret'ten hemen sonraydı. Muhacir aileler, barınak ve toprak cihetinden pek çok sıkıntı içindeydi. Daha ilk yılda ilan edilen Ensar-Muhacir kardeşliği bu sıkıntıyı muhacirler lehine hafifletmiş bulunsa da, bu sefer nüfusu çoğalan Ensar ailelerin sıkıntısı artmıştı.
Buna bir de Habeş ve Medine Hicretleri nedeniyle parçalanmış pek çok aileden kalan dul ve çocuklarının bakımı eklenince iş iyice zorlaşmıştı. Müminlerden kimilerinin velâyetinde, birkaç kadın ve yetim bulunmakta iken Bedir Savaşı vuku buldu. Bu savaşta şehit düşen ondört sahabenin yetim ve dulları, ailelerin yükünü daha da artırmıştı.
Derken Uhud Savaşı meydana geldi. Bu büyük bir savaştı. Vefat eden yetmiş dolayındaki sahabe pek çok dul ve yetim bırakmıştı. Yetimlerin sayıları gittikçe artıyordu. Buna daha sonra bir de, bu savaşlarda ölen müşriklerin eşlerinden Müslüman olan dul ve yetimleri eklenecek ve onlar da bu ailelerin himayesine alınacaktı. Böylece, ailelerde nüfus iyice kalabalıklaşmış, birkaç ailenin malı birbirine karışmış, aile içi problemler başlamış olacaktı.
Acaba müminler, bunca sıkıntıları hafifletmek için bu yetimler, yani tekil aileler arasında bulunan kadınlarla evlilikler yapabilirler miydi?
Aslında, Uhud savaşından hemen sonra, bu yolu onlara Kur'ân göstermişti. "Ey insanlar" hitabıyla başlayan Nisâ suresinde,[14] herkesin aynı soydan geldiğini hatırlatmış ve "tekil aileleri" yanına almış olan velilere yeni bir sayfa açmıştı:
"Yetimlere mallarını ayırın."[15]
Bu âyette, "yetim" kelimesinin hem dişi hem de erkekler için kullanılan çoğul şekli olan "yetâmâ"[16] seçilmiştir. Ayrıca eril bir zamir (hum) kullanılmıştır. Demek ki o bahsedilen yetimlerin aralarında dul kadınlar ve kızları olduğu gibi, erkek çocukları da bulunuyordu. Sonraki âyet, bu hitabı yine aynı kelimeyle sürdürür:
"Eğer yetimlere adil olamamaktan korkarsanız."
Bu yeni bir âyet. Fakat görüldüğü gibi yukarıdaki "siz" hitabı ve "yetimler" konusu devam ediyor. Gündemden hareketle düşündüğümüzde, zımnen şöyle bir seslenişin bulunduğunu duyar gibi oluruz. "Ey, tekil aileleri yanlarına almış bulunan veliler! Eğer velâyetiniz altındaki yetimlerin mallarının hesabını karıştırma ve onlara adil olamama, böylece onlara eziyet etme korkunuz varsa..." Ne olacak o zaman? Bu durumda bir çare gerekir ki o da şudur:
"Size helal olan kadınlardan nikahlayın."
Helal olanlardan, helal bir şekilde, yahut sevdiğiniz, istediğiniz kadınlardan nikahlayın. "Siz" hitabı, hâlâ devam etmektedir. Yani ey, dul kadınları ve yetimleri yanına almış bulunan veliler! Velâyetinizde bulunanlar, genelde akrabalarınız olur. Bunların arasında da evlenemeyeceğiniz derecede yakın olanlar bulunabilir, siz nikah hukukuna riâyet ederek istediklerinizden, helal olanlarıyla evlenin.
Peki hangi kadınlardan?
Âyetin başında, daha önce tekil aileler arasındaki kadınlardan söz açılmıştı. Ancak, orada geçen "yetim" lafzı mutlaktı. Bu sözcük, hem korumasız çocukları, hem de korumasız analarını kapsıyordu. Şimdi ise burada, o mutlak anlamın bir kısmı olan kadınlar zikrediliyor. Buradan anlaşılıyor ki nikahlanacak kadınlar, başkaları değil, velâyet altında bulunan o yetim kadınlardır. Bunun en güçlü delili ise âyetin devamındaki üsluptur:
"İkişer, üçer, dörder..."
Anlaşılıyor ki sıra dışı bir sürecin çözüm yoludur bu. Böyle bir süreçte "başka" kadınların sayısı zaten ikişer, üçer nikahlanmaya elvermeyecektir. O toplumda çok kadın istense de bulunabilecek şey değildir. Ancak yetimler vardır.
Şimdi bu akış içinde düşünelim. Acaba buradaki "İkişer, üçer, dörder" ifadesi, eş sayısını artırma mı yoksa sınırlama mı ifade eder? Yani, âyet o dönemde yaygın bulunan çok evliliği dört eşlilikle sınırlar mı, yoksa çok evlenmeyi teşvik mi eder?
Pek çok ulema, bu âyetin "dört" sayısıyla, çok eşliliğe bir sınır getirdiğini anlamıştır. Bu sınırlama yorumu da aslında hadis kitaplarında geçen üç habere dayanır. Bunlardan birisine göre, beş kadınla evli bulunan Nevfel, diğerine göre, sekiz kadınla evli bulunan Kays[17], diğer bir habere göre de Gaylan[18] nikahında sekiz (yahut on) kadın varken, eşleriyle birlikte Müslüman olurlar. Daha sonra da Hz. Peygamber'e gelip durumlarını arz ederler. Bunun üzerine Hz. Peygamber onlara, eşlerinden dördünü seçip diğerlerini boşamalarını emreder.[19]
Bu haberler, Taif'in fethinden sonra, Hicretin dokuzuncu yılı olaylarını yansıtmaktadır. Halbuki o sıralarda İslam'a gelenlerin sayısı hızla artmış, tekil ailelerin durumu da oldukça iyileşmiştir. Hz. Peygamber'in İslam'ı yeni seçmiş bu kişilerle ilgili bu tavsiyelerinin, sadece onlarla ilgili bir sebebi bulunmadığından emin değiliz.
Aslında Gaylan'ın eşlerini, Hz. Ömer'in başkanlığı zamanında boşadığından da söz edilir. Tirmizi naklinde bu hadisin altına; "Buhâriye göre bu rivâyet tercih edilemez. Ona göre rivâyetin doğru olan şekli, Sakifli Gaylan'ın on kadınla evliyken Müslüman olduğu, bir de Ömer'in hilafeti döneminde Sakifli birisinin hanımlarını boşaması üzerine Ömer'in ona hemen hanımlarına dön... diye emrettiği şeklindeki rivâyettir" şeklinde bir not düşülmüştür.[20] Kaldı ki muhakkik Muhaddisler, dörtten fazla evliliği yasaklayan hadislerin hepsini kusurlu görürler.[21] Yukarıdaki âyetin eş sayısını sınırlamadığını, aksine çok evlenmeyi emrettiğini söyleyenler de olmuştur.[22] Bizce doğrusu da budur. Çünkü; "ancak dörde kadar evlenmenize ruhsat var" demenin pek çok tarzı bulunsa da bunların hiçbirisi, "ikişer, üçer, dörder nikahlayın" şeklinde teşvik üslubuyla ve çoğaltarak söylemek değildir. Ayrıca üleştirme sayılarının bu kullanımı, muayyen bir rakam değil, çoğaltma ifade eder. Nitekim Fâtır Suresinde melekler, ikişer, üçer, dörder kanatlı olarak nitelenir.[23] Meleklerin kanatları, Allah'ın, vahyini elçisine iletmedeki sürati sembolize ettiği için kanat sayıları dörtle sınırlı değil, daha çoktur. Nitekim dörtten fazla kanadı olan melekler hakkında pek çok haber nakledilmiştir.
Arapça'daki başka kullanımlar da âyetteki söyleme biçiminin bu anlama geldiğini doğrulamaktadır. Bu durumda Kur'ân'ın burada sayısal bir sınır belirlemediği,[24] bilakis dul ve yetimlerin sorununu çözmek için o gün çok nikahlanmayı teşvik ve hatta belki de emrettiği anlaşılmıştır.
Çok Evli Peygamber
Nitekim tam da bu dönemde, Hz. Peygamber'in eş sayısının birden bire arttığını görürüz. Nikahında sadece Hz. Aişe varken, bu emirle birlikte aynı anda nikahı altında bulunan eş sayısı dördü çoktan geçmiş, hatta eşleri için yaptırdığı odaların sayısı dokuza ulaşmıştı.
Hz. Sevde'nin önceki kocası Habeş'e hicret ettikten sonra orada vefat etmiş, kendisi elli yaşında dul kalmıştı. Hz. Peygamber ise ellialtı yaşındaydı. Hicretin üçüncü yılında Hz. Peygamber onu nikahına aldı. Böylece Aişe ile birlikte eş sayısı iki olmuştu. Hz. Hafsa'nın da önceki kocası, Bedir'de aldığı ağır bir yaradan kısa bir süre sonra vefat ettiği için, kendisi yirmi yaşında dul kalmıştı. Hz. Peygamber aynı yıl Şaban ayında onu da nikahına almıştı.
Bundan sadece bir ay sonraydı. Hz. Peygamber, kocası Uhud'da vefat eden Zeyneb'i[25] nikahına almıştı. Kendisi zaten yetim ve miskinlere analık ettiği, kol kanat gerdiği için, "miskinlerin anası" diye şöhret bulmuş birisiydi. Ne var ki Zeynep nikahtan üç ay gibi kısa bir süre sonra vefat etmişti. Sonra, önceki kocası yine Uhud savaşında vefat etmiş Hz. Hind (Ümmü Seleme), henüz yirmisekiz yaşında iken dört yetimle dul kalmıştı. Hz. Peygamber aynı yıl (başka bir rivâyette Hicretin dördüncü yılında) onu da nikahına almıştı. Hz. Peygamberin himayesine aldığı dulların sayısı gittikçe artıyordu. Hicretin dördüncü yılında bir savaş esiresi ve yirmi yaşında bir dul olan Hz. Cüveyriye'yi de nikahına aldı. Hicretin beşinci yılında yine bir dul olan Hz. Zeynep[26] le evlendi. Sonra Hicretin altıncı yılında Habeşistan muhacirlerinden birisinin dulu olan Ümmü Habibe'yi nikahına aldı. Yine bir savaş esiresi ve dul olan Hz. Safiye, Hicretin yedinci yılında Hz. Peygamberle nikahlandı. Örnek insanın aynı yıl, Mısır Mukavkısının gönderdiği bir cariye olan Hz. Mâriye'yi ve otuzaltı yaşında dul kalmış bir hanım olan Hz. Meymune'yi nikahladığına tanık oluyoruz.
Bunlar dışında, Esmâ, Reyhâne, Omra ve Fâtıma gibi nikah hukukuyla bakımlarını üstlenip de kendileriyle hiç buluşmadan ayrıldıkları kadınlar da vardı.[27]
Hz. Peygamberin en son Hicretin yedinci yılında, yani sayı bildiren bu ayetten çok sonra nikah akdettiğini de biliyoruz.[28] Ayrıca Hz. Peygamber'in kendisinin dokuz hanımla evli iken vefat ettiği kesin bilgilerimiz arasındadır. Bu konuda onu müminlerden ayrı tutan ilahi bir hüküm de bilinmemektedir. Kur'ân'ın "ikişer, üçer, dörder" şeklindeki üslubunun sayı artırma (taadüt) değil de dörde kadar bir sınırlama (tahdit) ifade ettiğini düşünenler, Hz. Peygamberin bu uygulamasını izahta oldukça zorlanmışlardır.
Bazılarının zannettiği gibi, onun yeni bir evlenme teşebbüsü de hiçbir zaman yasaklanmamıştır. Ahzâb Suresinin elliikinci âyetinde geçen, "Bundan böyle, başka kadınlar sana helal olmaz" ifadesi ise, "ellinci âyette helal kılınan kadın sınıflarından başkası artık sana helal değildir" şeklinde anlaşılmalıdır. Yani, Hz. Peygamber'e yasaklananlar, Mümin muhacirler dışındaki kadınlardır.[29] Nitekim Übey b. Kâb, "Eşleri vefat ederse Hz. Peygamber bir daha evlenemeyecek miydi?" şeklindeki bir soruyu şu şekilde cevaplandırmıştır: "Yasaklananlar, kadınlardan bir gruptur."[30]
Kısaca, üst üste vuku bulan savaşlar sonrasında dul ve yetimlerin mağduriyetini gidermek gerekiyordu. Bu nedenle Hz. Peygamber dahil, her bir mümin, mümkün olduğu kadar toplumdaki dul kadınlardan, ikişer, üçer, dörder... nikahlıyorlardı. Zaten bunu Kur'ân önermişti. Ancak, eğer bu tür uygulamada bir problem çıkar, eşler arasında adaleti gerçekleştirememe endişesi oluşursa, Kur'ân, durumun değişeceğini duyurdu ve şöyle dedi:
"Ama eğer adaletli davranamayacağınızdan korkarsanız, o zaman bir tane."
Dikkat edilirse Nisa Suresinin ikinci âyetinde başlayan "siz" hitabı hâlâ devam etmektedir. Ey, dul kadınları ve yetimleri yanına almış veliler! Eğer bu çözüm şeklinin size yeni bir yük getireceğinden, çok kadın arasında adaletli davranamayacağınızdan endişe ederseniz, sadece biriyle yetinin, veya:
"Veya ellerinizin sahip bulunduğu. Bu, eziyet etmemeniz için en uygunudur."[31]
Eğer, "bir" bile fazla olacaksa, o zaman elinizin altındakiyle yetinin. Eziyetin önlenmesi için uygun olan da budur.
Meselenin hülasası şudur. Nisâ suresinde, art arda gelen ikinci ve üçüncü âyetlerin birbiriyle münasebeti vardır. Ayrıca, üçüncü âyetteki yetimlerle ilgili "adalet" ile, kadınlarla ilgili "adalet" arasında da bir ilişki bulunduğu açıktır. O hâlde, bu âyetteki yetimlerle kadınlar da münasebetlidir. Daha doğrusu, kadınlar, önceden yetimler olarak zikredilenlerdendir.
O zaman bu iki âyetin, savaş mağduru olup da tekil aile olarak yaşayan yetim çocuklar ve dul kadınlar hakkında inmiş bulunduğu, evliliğe belli bir sayı ile sınır getirmeyip aksine, eğer adalete riâyet edilebilecekse, birden fazla evlenmeyi teşvik etmekte bulunduğu, şâyet adalete riâyet edilemeyecekse o zaman bir evlilikle yetinilmesini istediği anlaşılmaktadır.
Yukarıda, Hz. Peygamberin de bu meselede bizzat kendisinin örnekliğine temas etmiştik. Bu âyet indikten sonra, Hz. Peygamber eşlerinin dörtten fazlasını boşamamıştı. Demek ki büyük bir savaştan sonraki kadın-erkek sayısal dengesinin bozulduğu zor bir zamanda, Allah'ın elçisi de, dul kadınları nikahla himayesine alarak problemin çözülmesine bizzat katkıda bulunuyordu. Hz. Ali gibi önde gelen sahabenin çok eşliliklerinin[32] sebebi de bundan başka değildir.
Yukarıdaki münasebetlere ve uygulamaya dikkat edilirse, birden fazla evlenme emrinin "başka" kadınlar hakkında değil, sadece tekil aile durumunda çocuklarıyla birlikte yaşayan korumasız kadınlar hakkında olduğu anlaşılır. Çünkü savaş sonrası sosyal şartlar bunu gerektirmektedir.
Kısaca Kur'ân'a göre; erkekler için çok evlilik, helaldir. Bu tür evlilikte de sınırlama yoktur. Bu husus, maalesef pek çok alimin gözünden kaçmıştır. Bu nedenle meallerde, kadınlar kelimesinin önüne hep "diğer" kelimesi eklenmiş ve anlam, "diğer kadınlarla evlenin" şekline dönüşmüştür ki bu durumda sözün akış uygunluğu da bozulmuş olur.
Akraba Ailesi
Sosyolojideki "geniş aile" deyimiyle kast edilen, dede ve torunun aynı çatı altında oluşturdukları ailedir. Hz. Muhammed, altı yaşında iken annesi vefat etmişti. Bunun üzerine dedesi Abdulmuttalib onu himayesine aldı. Böylece Hz. Peygamber daha çocukluk yaşlarında iken geniş aile türü ile de tanışmış oluyordu.
Ancak bu aile Hz. Peygamber'in akraba ailesiydi.
Bizim burada "akraba ailesi" deyimiyle kast ettiğimiz; ayrı mekanlarda yaşasa da akrabalık esası üzerine oluşturulan bir birliktir. Nitekim o devirde, erkek kardeşler, onların eşleri ve çocukları, aynı çatı altında yaşamasalar da hepsi bir aileden sayılırlardı.
Bu "geniş aile" deyimini de, "akraba ailesi" deyimini de anlamamıza yardımcı olacak Arapça kelime "ehl"dir. Bu sözcük, isnat edildiği şeye aidiyeti anlamlandırır. Bir dinin ehli, onu benimseyenler, bir evin ehli de orada oturanlardır.[33]
Kur'ân-ı Kerim bu kelimeyi bir kişiye isnat ettiğinde onun aşireti, akrabaları, akraba ailesi anlamında kullanır. Aşağıdaki âyette de böyledir:
"Bir hakem onun ehlinden, bir hakem de bunun ehlinden gönderin."[34]
Görüldüğü üzere, "ehl" kelimesi burada bir mekana değil, iki kez kişilik zamirlerine isnat edilmiştir. Âyette, karı-kocanın aralarının açılmasından endişe edilirse, her birinin ailesinden birer hakemin devreye girmesi önerilmektedir. Burada yardımı istenen aileler, başka çatılar altında yaşadıkları hâlde, karı-kocanın kendi aileleri olarak nitelenmiştir. Bu durumda, "ehl" kelimesinin anlamı, çekirdek ailedeki gibi "hane halkı"yla sınırlanmamış olur.
"Ehl" kelimesinin, bu âyetteki gibi kişilere isnat edilmesiyle ilgili örnekleri artırmak mümkündür. Bunlardan birisi de, Musâ (a.s.) ın kendisine yardımcı verilmesi için yaptığı bir duada bulunur. Onun istediği yardımcı, Hz. Hârun'dur. O sıralarda seksen üç yaşında olduğu[35] tahmin edilmektedir. Bu yaşta, kardeşi Musa ile aynı çatı altında bulunamayacağından, "akraba ailesinden" sayılmalıdır. Kur'ân, onların bu durumunu "ehl" kelimesini bir mekana değil de kişiye isnat ederek nakletmektedir:
"Bana ailemden (ehl) bir yardımcı ver."[36]
Ancak bu kelime, bir kişiye değil de bir mekana isnat edilirse o zaman kapsamı değişir. Bir gemiye isnat edildiğinde oradaki yolcuları[37], bir kente isnat edildiğinde oranın sakinlerini ifade eder.[38] Şâyet bir eve isnat edilirse, bu durumda orada oturanları anlamlandırır.[39] Bu da "çekirdek aile" kavramını çıkarır karşımıza.
Çekirdek Aile
Çekirdek aile, evlilik temeli üzerine kurulmuş, ebeveyn ve onların bekar çocuklarından oluşan, aynı mekandaki birlikteliktir. Kur'ân-ı Kerim, aynı çatı altında ikamet eden "çekirdek aile" için de "ehl" kelimesini kullanır.
Hz. Musâ henüz bebek iken, su üstündeki bir salda bulunmuştur. Bebek, bir ailenin korumasına muhtaçtır. Ablası bu durumu fark edince Firavun'a şu teklifte bulunur:
«Onun bakımını sizin adınıza üstlenecek, hem de ona iyi davranacak bir hâne halkı (ehl-beyt) göstereyim mi?»[40]
Buradaki "ehl" kelimesi, "ev" kelimesine isnat edilmiştir. Bunun bir çekirdek ailenin fertleri olan hâne halkı anlamında kullandığında kuşku yoktur. Zaten bu deyimle işaret edilen de inkarcı Firavun ve onun inanan eşinin oluşturduğu kurumdur. Acaba aile fertleri, farklı inançlarda olabilirler mi? Yoksa din, hâne halkı için inanç birlikteliğini şart koşar mı?
İnançlarını nesillerden nesillere taşıma duygusu doğal bir duygudur. Ne var ki döl hücreleri inançları tanımaz. Her doğan da, tabir doğruysa, yaratılış üzere bulunma dinine tabi olarak doğar. Bu durumda din öğretisi aileye düşmektedir. Anne baba kendi durumuna göre, çocuğuna Mecusi, Yahudi veya Hıristiyanlık, yahut ateizm telkin eder. Eski Ahit belki de bu nedenle yabancılarla evlenmeyi yasaklamıştır.[41] Biraz masum bir bakış gibi düşünülse de; kutsal ırk anlayışının temelinde de bu arayış olabilir. Yahudilik ve Hıristiyanlık, belki de bu nedenle aileyi birer dini kurum olarak görmüştür. Ancak, bu inançların, tam da Kutsal Kitabın çizgisinde gelişmiş olduğunu düşünmek kolay değildir. Çünkü Eski Ahit'in elimizde bulunan metinlerinde bile, böyle bir amaç taşımadığına tanık olmaktayız.
Mika bölümünde, oğul ve gelinleri aynı hâne halkından sayılır. Onların aralarında inanç söz konusu olduğunda, oğlun babasına, kızın annesine, gelinin kaynanasına karşı gelip saygısızlık ve düşmanlık edebileceklerini belirtir ve devamla, "Koynunuzda yatan karınızın yanında bile ağzınızı sıkı tutun" der.[42]
İncil'de ise bu yönde daha sarih bir üsluba rastlanır. Hz. İsâ (a.s) ın, "Yeryüzüne barış getirmeye geldiğimi sanmayın!" dediği nakledilir. Bu sözün devamı, aradığımız cevap açısından çok önemlidir. Şöyle nakledilir İncil'de: "Ben barış değil, kılıç getirmeye geldim. Çünkü ben oğulla babasının, kızla annesinin, gelinle kaynanasının arasına ayrılık sokmaya geldim. İnsanın düşmanları, kendi hane halkı olacaktır. Annesini ya da babasını beni sevdiğinden çok seven, bana layık değildir. Oğlunu ya da kızını beni sevdiğinden çok seven, bana layık değildir."[43]
Görülüyor ki Mukaddes Kitap, esasta dindar bir aile önerdiği hâlde, hâne halkı arasında farklı inançta kimselerin bulunabileceğini, bir ihtimalden de öte vakıa olarak tespit etmektedir. Aile içi inanç ayrılıklarının, peygamberlerin tebliğinin yarleşmesinden belli bir süre sonra biteceğini düşünmek de doğru olmayacaktır. Çünkü insan sürekli değişebilen bir varlıktır. Kur'ân da, temelde aynı inancı paylaşan fertlerin oluşturduğu bir aile önerir. Ama bu ne derece gerçekleşebilir? Kaldı ki Kur'ân, aile içi inanç farklılıklarına izin vermektedir. Bu hususta ilginç bir örnek ebeveynle ilgilidir. Eğer ebeveyn, çocuklarını Allah'a ortak koşmaya zorlarlarsa, Kur'ân, bu durumda çocukların onlara itaat etmemelerini bununla birlikte, yine de onlarla iyi geçinmelerini tavsiye eder:
"Ve eğer, hakkında bilgin olmayan bir şeyi bana ortak koşman için seni zorlarlarsa, onlara boyun eğme, fakat bu dünyada onlarla iyi geçin."[44]
"İnsana, ana-babası hakkında iyilik tavsiye ettik. Eğer onlar, senin hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadığın bir şeyi bana ortak koşman için uğraşırlarsa onları, dinleme!"[45]
Bir başka örnek de eşlerin inanç durumuyla ilgilidir. Kur'ân, eşlerin de, şirk gibi derin inanç ayrılıkları dışında, [46] bazı şartlarla da olsa, farklı inançlarda bulunabileceklerini açıkça belirtir. Belli bir çerçevede, farklı inançlara mensup bulunan kişilerin evlenmelerine izin verir:
“Sizden önce Kitap verilenlerden iffetli kadınlar -zina etmeksizin, gizli dost tutmaksızın ve mehirlerini verdiğiniz takdirde- size helâldir.”[47]
Bizce, evliliklerin bu tür kayıtlar altına alınmasının ana sebebi, kurulacak her ailenin, İslam evrensel ailesine üye olabilecek kıvama hazırlanması içindir. Müslüman kadınların da erkekler gibi, ehl-i Kitaptan birisiyle evlenmelerini tecviz edenler, bakışlarını tashih etmelidirler. Çünkü Tevrat da, İncil de Kur'ân da, neticede İslam evrensel ailesine uyumsuz düşecek, bu aileyi zorlayacak evlilikler istememektedir.
"Fırsatımız varken herkese, özellikle "iman ailesinin" üyelerine iyilik yapalım." Yeni Ahit, Galatyalılara 6/10.
AHMET BAYDAR
*Not: Değerli İlim Adamı ve Yazar, Sayın Ahmet BAYDAR'a ''Modern Yalnızlığa Karşı Evrensel İslam Ailesi'' kitabından, alıntı yapmamıza müsaade verdiği için müteşekkiriz. [1] Arapça; ('âle, ye'ûlü) 'avl kökünden, tekeffül ettiği kimselere infak etti (Halilb. Ahmed. Cevherî, Es-sıhâh) anlamındaki kelime, kişinin tekeffül ettiği kimseler anlamında el-âil (çoğulu ıyâl) şeklinde kullanılmıştır. (İbnu Seyyidh, El-Muhkem ve'l-Muhîtu'l-Azam. [2] Bkz. Ez-Zebîdî, Tâcu'l-Arûs, e.s.r. kökü. [3] İbn Manzur, Lisan. Ebu'l-Hüseyn Ahmed b. Faris, Mu'cem'u Mekâyisu'l-Lüga. [4] Duhâ 93/6. [5] Bkz. Zemahşerî, Keşşaf. [6] İbnu'l-Esîr, en-Nihâye Fî Garîbi'l-Hadîs, y-t-m maddesi. Şiir örnekleri için bkz. İbn Manzur, Lisânu'l-Arab, y-t-m maddesi. [7] Mâûn 107/1-3. [8] Fecr 89/17. [9] Duhâ, 93/9-11. [10] Anlamlandırma için bkz. Zâdü'l-Mesîr, Celâleyn. [11] Bu yokuş, kişinin Rabbıyla kendisi arasındadır. (bkz. Et-Tibyân fî aksâmi'l-Kur'ân) [12] Beled 90/8-16. [13] Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, Uhud Savaşı. [14] Bu surenin 1-28 âyetleri arasındaki bölüm Uhud savaşından hemen sonra indirilmiştir. [15] Nisâ 4/2. [16] "Sana yetimlerden (yetâmâ) soruyorlar. De ki: «Onların işlerini düzene koymak daha hayırlıdır." Bakara 2/220. Ayrıca bkz. Bakara 2/83. [17] Kays b. El-Hâris. [18] Gaylan b. Seleme. Gaylan, Sakif kabilesi resilerinden, edip ve diplomat birisidir. Hicretin dokuzuncu yılında müslüman olmuştur. [19] İbnu Mâce, Sünen, Nikah 1952. İbnu Mâce, Sünen, Nikah, 1953. Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4710. Tirmizi, Sünen, Nikah, 1156. İbnu Hibbân es-Sahih. [20] Bkz. Haşiyetu İbn'il-Kayyim. [21] Bunlardan birisi, İbnu Abdi'l-Ber, Bkz. Haşiyetu İbn'il-Kayyim, diğer biri de Şevkânî'dir. Kâsımî, Mehâsin.) [22] Râzî'nin naklettiğine göre "Sdda toplumu" onlardandır. Tefsir-i Kebir'deki bu deyim, "Başıboş bir gruh" diye tercüme edilmiştir. (Bkz. Akçağ yayınları, 1990 Ankara.) Müfessir Kasımî ise, Sdda kelimesinin Yemen'de, Zebid şehri yakınlarında bir yer ismi olduğunu söyler. (Bkz. Kâsımî, Mehâsin, ilgili âyetin tefsiri.) [23]"Hamd, gökleri ve yeri yaratan ve melekleri ikişer üçer, dörder kanatlı elçiler kılan Allah'a mahsustur." Fâtır 35/1. [24] Bkz. Şevkânî, Fethu'l-Kadîr, ilgili âyetin tefsiri. [25] Necidli Huzeyme'nin kızıdır. [26] Zeynep binti Cahş. [27] İbn Hibbân, es-Siyratu'n-Nebeviyye. [28] Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, Muhammed'in hanımları bölümü. [29] Bu şekildeki tefsir için İbn Abbas'a isnat edilen bir açıklamaya bakınız. Tirmizî, Kitabu't-Tefsîr, Hadis no: 3521. [30] Rivâyetleri için de bkz. Taberî, Tefsir, ilgili âyetin tefsiri. [31] Nisâ 4/3. [32] Bkz. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Evlâd-ı Ali. [33] Hayvanlar da bir mekana alıştıklarında onlara "ehlî" denir. Merhaba yerine söylenegelen "ehlen" de, bana alış, benden ürkme anlamındaki cümlelerin kısaltılmışıdır. Bu kökten yapılan "te'ehhül" evlenmek demek olduğundan, bir adamın ehli, onun eşi anlamına gelir. Kelimenin çoğulu olan "ehâlî" (Kelimenin diğer bir çoğulu da "ehlûn"dur. Bkz. İbn Fâris, Mucemu Mekâyîsi'l-Lüga.) Türkçe'de "ahâlî" şeklinde kullanılmaktadır. [34] Nisâ 4/35. [35] Eski Ahit, Tevrat, Çıkış 7/7 [36] Tâhâ 20/29. [37] "Gemi halkını (ehl-sefine) boğmak için mi deldin? Doğrusu çok kötü bir iş yaptın.» Kehf 18/71. [38] "Hangi ülkeye bir peygamber gönderdiysek önce halkını (ehl-karye) sıkıntı ve darlıkla sıkmışızdır..."A'râf 7/94. [39] Halil b. Ahmet, Kitabu'l-Ayn. [40] Kasas 28/12. [41] Eski Ahit; Ezra 9/12, 10/44, 31/7-18. [42] Mika 7/5-6. [43] Matta 10/14-17. "Kim izleyicilerimden olmak isterse, onun beni, babasını, anasını, eşini, çocuklarını, erkek kardeşlerini ve kız kardeşlerini sevmesinden daha çok sevmesi gerekir, hatta kendisinden de daha çok, bundan başkası benim izleyicim olamaz." Luka 14/25-35. Bkz. Luka 12/51-53. [44] Lokmân 31/15. [45] Ankebût 29/8. [46] "Allah'a ortak koşan kadınlarla, iman etmedikçe evlenmeyin! Allah'a ortak koşan bir kadın sizin hoşunuza gitse bile, iman etmiş bir cariye her halde ondan daha hayırlıdır. İnanan kadınları, Allah'a ortak koşan erkeklerle, iman etmedikçe evlendirmeyin. Allah'a ortak koşan erkek size hoş görünse bile bir köle, ondan daha hayırlıdır." Bakara 2/221. Ayrıca bkz. Mümtehine 60/10. [47] Mâide 5/5. |
|
.jpg)