|
EVET
Oruç Ülkesi
21. Yüzyılda Küresel Yönetişim ve Üniversiteler
Musa-İsa-Muhammed
AHİR ZAMAN İLMİHALİ
Sünnet ve Hadis
Recep ve Şaban Kokularını Ramazan'dan Aldılar
İSTİÂZE - III (Neûzü Billah)
ISLAHAT HAREKETİ
EVET
Kul!
Sahipleniyor cihanı, ağzı da ne büyük yutacak
Tekmil veriyor varlık
Tüm ordular secdede
Ölüyken bir zamanlar, hayali var şimdi
Ölümü ateşe atacak!
Oruç Ülkesi
Oruç Ülkesi
Sezai KARAKOÇ
Oruç, metafizik âleme açılan pencerelerin ortamıdır mümin için. Fizik karartıların gönül ışığıyla silinişi. Öteleri görüş ve ötelere eriş, maddi perdelerin inceltile inceltile öteyi gösterir hale getirilişi.
21. Yüzyılda Küresel Yönetişim ve Üniversiteler
*21.Yüzyılda
Küresel Yönetişim ve Üniversiteler
Prof. Dr. Ahmet DAVUTOĞLU
Ben her şeyden önce, bu sene eğitim faaliyetlerine başlayacak olan İstanbul Şehir Üniversitesi’nin ülkemizin entelektüel dünyasına, eğitim dünyasına ve sadece ülkemizin değil küresel alanda da dünya kültürüne katkı yapacağı ümidiyle hayırlı olsun diyorum. Gerçekten Türkiye son dönemde eğitim alanında, özellikle üniversitelerin yaygınlaşması anlamında çok ciddi atılımlar yaşadı. İnşallah bu üniversitelerimiz kısa zamanda ulusal sınırları aşıp uluslararası ölçekte de çok önemli bilimsel çalışmalara öncülük edecekler.
Musa-İsa-Muhammed
Burada ve Şimdi
Ali İZZETBEGOVİÇ
İslâm tarihi iki kısma ayrılır: Muhammed (a.s) den evvel ve sonra. Birincisini ve onun bilhassa Yahudilikle ve Hıristiyanlığı içine alan son kısmını dikkate almadan ikincisini (asıl İslâm tarihini) tamamen anlamak mümkün değildir.
AHİR ZAMAN İLMİHALİ
İhsan ELİAÇIK
Türkiye’nin saygın ilahiyat akademisyenlerinden değerli hocam Prof. Dr. Hayri Kırbaşoğlu’nun “Âhir zaman ilmihâli” adlı son çıkan eseri, adından da anlaşılacağı gibi “Yaşayan ilmihâl” olma iddiasıyla kaleme alınmış…
Sizlere, bu makalede, yaz boyunca okuyabileceğiniz bu güzel eseri tanıtmak istiyorum.
Eser, İslam’a yönelik temel bakış açısı, konuları ile alış biçimi, zamanın ruhunu yakalamaya çalışan perspektifi ve en temel iddiası olan “âhir zamanın” yani son zamanların/yaşadığımız çağın meseleleri üzerinde yoğunlaşmasıyla “inşa” çağı ilmihali olma özelliğine sahip.
Sünnet ve Hadis
Sünnet ve Hadis
Prof. Dr. FAZLUR RAHMAN
Geçen kısımda, Hadis’in temel konularından bazılarını “objektif olarak”, hadise sıkıca bağlı ve duyarlı kimselerin nazarında ise acımasızca ve hatta belki de haksız bir şekilde inceledik.
Recep ve Şaban Kokularını Ramazan'dan Aldılar
Recep ve Şaban Kokularını
Ramazan’dan Aldılar
Mustafa İSLAMOĞLU
Halkın tasavvurunda “Üç Aylar” diye şöhret bulmuş. Bu şekliyle bir delile dayanmasa da, özde sahih bir delilden yola çıkılarak şöhret bulmuş bir ifade. Üç aydan kasıt, ardı ardına gelen kamerî aylar olan Receb, Şaban ve Ramazan.
Rasûlullah’ın bu ayların ilki olan Receb girince “Allahümme barik lena fi recebe ve şa’bân, ve belliğna ramazan: Allah’ım Receb ve Şaban’ı bize bereketli kıl ve bizi Ramazan’a erdir” diye dua ettiği rivayeti sabit.
İSTİÂZE - III (Neûzü Billah)
N e û z ü B i l l a h
Ahmet BAYDAR
Yazımızın önceki iki bölümünden anlaşılmış olmalıdır ki Kur’ân’da teklif edilmiş olan “istiâze” nin hakikati, ilahî mesajın tebliği esnasında (yani Kur’ân okunduğunda) karşılaşılacak meşakketli durumlarda Allah’a sığınmaktır. Bizce Mushaf’ın son suresinde teklif edilen “sığınma”da da bu hakikate işaretler bulunmaktadır.
ISLAHAT HAREKETİ
TOPLUMUN DEĞİŞİMİ
Malik Bin Nebi
Bir toplum kendi içindeki değiştirmedikçe, kuşkusuz
Allah da o toplumun bulunduğu durumu değiştirecek değildir.
Ra’d/11
|
| EVRENSEL iSLAM AiLESi (IV) |
|
|
|
| Makaleler - EVRENSEL İSLAM AİLESİ | |
|
EVRENSEL SILA
Yakınlıklar
Yeryüzünde fesadın önlenmesi, ümmet ailesinin birliğine, bu birliğin sağlamlığı da "hâne halkı" arasındaki bağların gücüne dayanır. Bu nedenle, Kur'ân, dayanışmayı temelden başlatan bir kelimeyle çıkar muhataplarının karşısına. Bu kelime Türkçe'deki anlamıyla da bilinen "rahim"dir.
"Rahim", ceninin yuvası, bir anlamda insanın yetiştiği ilk hânedir. Akrabalar, aynı rahimden olmaları nedeniyle, onlara istiare yoluyla bu kelimenin çoğulu ile "erhâm" tabir edilir:
"Kendisiyle istekte bulunduğunuz Allah'tan sakının, akrabalıktan (erhâm) da."[1]
Yani, kendisi adına birbirinizden haklarınızı talep ettiğiniz Allah'a karşı sorumluluk bilinci duyun, akrabalık bağlarını da gözetin. Burada, "erhâm" sözcüğünün, hangi derecedeki yakınlığı içine aldığı açık olmasa da, Kur'ân'ın üslubundan edinilecek çok şey vardır. Bunları ancak akraba anlamına gelen diğer bazı kelimelerle mukayese ile kavrayabiliriz. Kur'ân'da, akraba anlamında ayrıca "zi'l-Kurbâ", "ulu'l-Kurbâ" deyimleri ve bir de "el-ekrab" sözcüğü kullanılır:
"Allah'a ibadet edin, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Sonra babaya, anaya, akrabaya (zi'l-Kurbâ), öksüzlere, yoksullara, yakın komşuya..."[2]
Buradaki "zi'l-Kurbâ" kimlerdir? Kelimenin ebeveynden sonra zikredilmiş olması, yakınlık sırasında onlardan hemen sonra gelen kimseler olduğunu düşündürüyor. Çünkü bir sonraki âyette "uzak akraba"dan farklı bir deyimle söz edilecektir. Ancak, eğer buradaki ifadenin mecaz olduğu düşünülürse, bunlar kişinin kandaş akrabaları değil de, kendisine yakın akrabaları gibi hissettiği, mensup bulunduğu toplumun fertleri anlamında olur.[3]
"Miras taksimi yapılırken uzak akraba (ulu'l-Kurbâ), yetimler ve yoksullar da orada hazır bulunuyorlarsa..."[4]
Buradaki "ulu'l-Kurbâ" deyiminin, mal paylaşılırken hukuken varis olamayan[5] uzak akrabalar için kullanıldığı söz akışından anlaşılmaktadır. Aşağıdaki âyette, yine miras bağlamında, akraba anlamında kullanılan kelime ise bundan daha yakın olan akrabalığı anlamlandırır gibidir:
"Anne, baba ve en yakınların (ekrab) bıraktıkları her şey için bir mirasçı tayin ettik."[6]
Kur'ân, bu sonuncu âyette temas edilen "en yakınlar"ın mirasta hakkı bulunan akrabalar olduğunu hissettirir. Nitekim onları, vasiyet edilebilirler ebeveyn cümlesinden saymıştır.
Dini Yakınlık
Şimdi sözün başını hatırlayalım. "Erhâm"ın bu akrabalardan hangisi olduğunu, yahut bunların neresinde bulunduğunu arıyorduk. Uzak akraba mı, yakın akraba mı, yoksa en yakın akraba mı? Öyle görülüyor ki "erham" bunlardan hiç birisi değildir.
Bu kelime, bu son âyette işaret edilen "en yakın"dan daha da yakın olma durumunu ifade etmektedir. Rahim sözcüğünün çağrıştırdığı biyolojik anlamın ilk akla getirdiği, bu âyetteki "akrabalar"ın, ananın çevresinde dönüp duran, kendileriyle evlenilmesi haram olan en yakın akrabalar, yani anaları bir kandaş kardeşler olduğudur. Çünkü bunların, "rahim" kelimesiyle bizzat "ana" unsuruna ve "doğum" olayına nispet edildikleri düşünülmektedir. Şu âyetteki gibi:
"Akrabalar (ulu'l-Erhâm), Allah'ın kitabına göre birbirlerine daha önce gelir."[7]
Klasik dönem müfessirleri, bu âyetin, mirasla ilgili olduğunu ve ilk zamanlar Medine'de Ensar ile Muhacirlerin arasında uygulanan özel "kardeşlik" örfünü yürürlükten kaldırdığını söylemişlerdir.
Oysa Kur'ân, hiçbir pasajında, dini kardeşliği aşan bir kandaş kardeşliğini esas almaz. Aksine, kafirlerin birbirlerinin, müminlerin de birbirlerinin velâyetinden söz eder. Peygamberi baba ve Peygamber eşlerini ana sayar. Bu durumda müminler de onların çocukları olur. O zaman bu âyette bahsi geçen "ulu'l-Erhâm" deyimi, işte böyle anaları bir kardeşler olmayı ifade eder. Nitekim bazı müfessirler de âyetin mirasla değil, yardımlaşma ile ilgili olduğunu belirtmişlerdir.[8]
Şimdi bu yorumumuzu kontrol etmek için âyeti geçtiği bölümde okuyalım:
"Kafirler de birbirlerinin dostlarıdır. Böyle yapmazsanız, yeryüzünde bir fitne ve büyük bir fesat olur. İman edip hicret eden ve Allah yolunda cihada gidenlerle onları barındırıp yardıma koşanlar, gerçek müminler onlardır. Onlara bağışlama ve bol rızk vardır. Sonradan iman edip hicret eden ve sizinle birlikte cihad edenler de sizdendir. Akrabalar (ulu'l-Erhâm), Allah'ın kitabına göre birbirlerine daha önce gelirler."
Görüldüğü gibi, burada sözü edilen akrabalığı, din yakınlığı şeklinde anlamamız, sözün akışını bozmaz. Kaldı ki bu "erham" sözcüğünün, Arapça'da genel anlamda bir yakınlık ve yakın ilişki anlamında mecaz olarak da kullanıldığı da bilinmektedir. O zaman yukarıdaki âyetin miras hukukuyla ilgili yeni bir ilke getirmediğini; fakat, önceki âyetlerde verilen öğretiyi hulasa ettiğini söyleyebiliriz.[9]
Aslında bu son âyetlerde vurgulanan şudur: Müminler birbirlerinden sorumlu olacak derecede tam bir ailedir. Çünkü babaları bir, anaları birdir. Buradaki "ana" anlamı, gerçek anlama o kadar yaklaştırılmıştır ki bu aile fertlerinden birisinin onlarla evlenmeleri de yasaklanmıştır. Bu nedenle müminlerin hepsi birbirinin -kelimenin tam anlamıyla- kardeşleridir. Şu âyet bu anlamı teyit etmiyor mu?
"Peygamber, müminlere kendilerinden daha önce gelir, eşleri de analarıdır, o hâlde müminlerden ve muhacirlerden olan akrabalar (ulu'l-Erhâm) –Allah'ın kitabında- birbirlerine önce gelirler.[10]
Bu âyet genelde; "Rahim sâhipleri de Allâh'ın Kitabında birbirlerine diğer müminlerden ve Muhâcirlerden daha yakındırlar" şeklinde anlam verilir.[11] Oysa bu durumda, delili sözün içinde bulunduğu tartışılabilecek olan "diğer", yahut "öteki" gibi bir kelime eklenmiş olmaktadır.[12]
Aslında bu âyetin konusunun da miras olduğu söylenmiştir. Miras konusuyla ilişkilendirilen kelime ise metinde geçen "evlâ"dır. Oysa âyette sözü edilen, mirası gerektirmeyen dini bir babalık, yine mirası gerektirmeyen dini bir analıktır. Onların çocukları olan müminlerin "velâyet"i söz konusudur. Peygamber müminlere evlâdır, müminler de birbirlerine evlâdır.
Bunun anlamı şudur: Peygamber, müminler üzerinde, onların kendileri üzerinde sahip olduğundan daha büyük hak sahibidir. Çünkü müminler onu bir baba, eşlerini de anaları bilirler. Bu şekilde, ana yoluyla birbirlerine kardeş olanlar ise, Allah'ın buyruğu gereğince, birbirleri üzerinde daha fazla hak sahibidirler.
Önceki âyetle bu son âyetin de temelde benzer bir anlama sahip bulundukları açıktır. Burada da, klasik dönem müfessirlerinin sandığı gibi, mirasla ilgili bir açıklama yoktur. Böyle bir yorum Kur'ân söyleminin mantıkî yapısını ve iç tutarlılığını zedelemekten başka bir anlam ifade etmez. [13]
Bu durumda, aşağıda görüleceği gibi, İslam evrensel ailesinde tam bir "rahim" sılasından (sıla-i Rahim) söz etmemize bir engel yoktur.
Sıla-i Rahim
İnsanlığın geleceği, bütün türleriyle ailenin ayakta kalmasına, ailenin ayakta kalması birliktelik ruhunun sürmesine bağlıdır. Bu birliğin diriliği için de elbette sıcak bir iletişim gerekir. Kur'ân'ın bu anlamda seçtiği kelime, kavuşma ve vuslat anlamındaki "sıla" dır.
Türkçe'de, "sıla-i rahim" terkibiyle kullanırız bu kelimeyi. "Sıla-i rahim", aile fertleri arasındaki sevgi, saygı ve dayanışmayı sürdürmekten kinayedir. Ama hangi aile? Geniş aile mi, akraba ailesi mi, evrensel aile mi? Başka bir ifade ile soralım soruyu; biyolojik rahme dayalı aile mi, dini rahme dayalı aile mi? Bu Kur'ân'da belirtilmemiş.
Aslında Kur'ân, bu konuda genel bir üslup kullanır. "Biyolojik rahim" ve "dini rahim" ayırımı yapmaz. İnanan akrabalar arasındaki, Allah'ın emri olan sıcak ilişkiyi sürdürenleri sağduyu sâhibi, aklı ve gönlü işleyen kimseler arasında gösterir:
"Bunu ancak akıl sahipleri idrak eder. Onlar ki, Allah'a verdikleri sözü yerine getirirler ve antlaşmayı bozmazlar. Ve onlar ki, Allah' in, riâyet edilmesini emrettiği haklara riâyet (sıla) ederler..." [14]
Bu "akıl sahipleri"nin mukabilleri ise bu ilişkileri koparanlardır ki onlar fesatçı ve lanetli kimselerdir:
"Allah'a kesin söz verdikten sonra bozarlar, Allah'ın birleştirilmesini (sıla) emrettiği ilişkileri keser (kat') ve yeryüzünde fesat çıkarırlar."[15]
"Allah'ın, birleştirilmesini emrettiği ilişkileri koparanlar ve yeryüzünde fesat çıkaranlar; işte bunlar, lanet olsun onlara ve yurdun kötüsü de onlara olsun!"[16]
Benzeri âyetlerde, bu "ilişkileri koparanlar" için fesatçılık ve lanetlenmişlik yanında, bir yerde "akılsızlık" anlamına gelen ifadeler de kullanılmakta ve akrabalık bağlarına riâyet etmeyen kimseler, sağır ve körler olarak nitelenmektedir:
"Demek iş başına gelirseniz yeryüzünde fesat çıkaracak ve akrabalıklarınızı koparacaksınız ("kat'-ı rahim") öyle mi? Onlar öyle kimselerdir ki, Allah onları lanetlemiş de işitme duygularını almış ve gözlerini kör etmiştir."[17]
Kur'ân'ın burada, "kat'-ı rahim" deyimiyle kötü gördüğü, yakınlık ilişkilerini koparma, kimi müfessirler tarafından, genel anlamıyla "dini rahim ilişkilerini koparma" olarak tefsir edilmiştir.[18] Bizce doğrusu da budur. Çünkü Kur'ân'ın birleştirilmesini önerdiği bağlar da, kandaşlıkla ilgili değil geneldir. Ayrıca, Kur'ân'ın "sıla-i rahim" üslubunda, aile üyelerine ve akrabalara karşı olan sorumlulukların yanında, aynı zamanda din kardeşlerine karşı, hatta yetimlere ve komşulara karşı sorumlulukların da kapsama alındığı reddedilemez. Merhum Hamdi Yazır, "Ve onlar ki, Allah'ın birleştirilmesini emrettiği şeyi birleştirirler"[19] şeklindeki âyetin tefsirinde şöyle der:
"Hakka hukuka riâyet ederler. Peygamberlerin, onların mirasçıları olan âlimlerin, hısım-akrabanın, komşunun, bütün müminlerin, Müslüman olmayanların ve bütün insanların, kedi, tavuk, keçi ve koyun gibi evcil hayvanlardan, böceklere ve karıncalara kadar bütün canlıların, bitkilerin ve cansızların hukukuna riâyet ederler. Bütün yaratılmışların haklarına saygı göstermek ve riâyet etmek hep bu ifadenin içindedir. Aslında yaratılmışların hakkına riâyet etmek yaratanın hakkına riâyet etmek demektir."
O hâlde, Oruç, namaz, zekat ve hac birer ibadet olmanın yanında aynı zamanda sıla vasıtalarıdır.
Her tür ailenin temel sıla araçlarından birisi, elbette fertleri arasında bulunması gereken ekonomik dayanışmadır. Müslim'in naklettiği bir hadiste şöyle buyrulur:
"İslâm beş üzerine bina edilmiştir: Allah'tan başka ilâh olmadığına tanıklık etmek, namaz kılmak, zekat vermek, Evi ziyaret etmek ve Ramazan orucunu tutmak."[20]
Hadiste zikredilen beş esasın ilki, ferdi evrensel aileye katacak olan "şahadet" bir sözdür. Bu nedenle bir eylem sayılmayabilir. Sonuncusu olan Ramazan ayında oruç tutmanın ise diğer ibadetlerden ayrı bir özelliği olduğu belirtilir. Oruç, sanki mahiyeti itibariyle farklı olduğu için diğerler dörtten ayrı tutulmuştur.[21]
Ancak, Hz. Peygamber, bizleri iki bayram gününde oruç tutmaktan yasaklamıştır. Bu iki bayramdan biri ramazan bayramı, diğeri de kurban bayramıdır! Ümmetin fertleri arasında bir sıla günü olan bayram günlerinde oruç tutmanın yasaklanmış bulunması oldukça ilginçtir.
Ramazan Ayını ve orucu sılaya vesile olması açısından anlamlı kılan diğer bir husus da, oruç tutmaya zorlananların "fidye" vermekle emredilmiş olmalarıdır.[22] İlahi sılaya vesile olan oruç ibadeti, gücü yetmeyenler için Allah kullarına tam bir dayanışma vesilesine dönüşmektedir.
Geriye kalan üç esastan birisi zekattır. Ancak başka hadislerde sadaka, infak ve benzeri sözcükler de girer devreye. Bir hadiste sıla-sadaka ilişkisi şöyle ifade edilir:
"Yoksula yapılan sadaka bir sadakadır. Fakat bu eğer akrabaya yapılmışsa iki sadaka demektir. Biri sadaka, diğeri ise sıla-i rahimdir."[23]
Evrensel ailenin sılası da bundan farklı değildir. Bir hadiste "Kişinin yapacağı en üstün iyiliklerden biri, ölümünden sonra babasının dostlarına sıla-ı rahimde bulunması"[24] olarak ifade edilmiştir.
Kur'ân ise, "zekat", "sadaka", "ihsan", "birr", "isar", gibi kelimeler yanında bir de "infak"tan söz eder. Kur'ân'ın dilinde dayanışma için seçilen en kapsamlı kelime herhâlde bu sonuncusu olan infaktır:
"Yine sana soruyorlar: Neyi verecekler? De ki artanı."[25]
Para olsun eşya olsun, ayırabileceğiniz her şeyi, fazlasını. Hayır yapacağım diye kendinizi ve bakmakla yükümlü olduğunuz akraba ailenizi nafakasız bırakmayın. Bununla beraber, fazlasından hayır yapın. Burada şuna dikkat etmek gerekiyor. Kur'ân üslubunda, evrensel ailenin muhtaçları için bir iane değil bir haktır.[26]
"Mallarında isteyen ve mahrum için bir hak vardır."[27]
Mahrum, iffetinden dolayı zengin zannedildiği için sadakadan dahi mahrum bulunan muhtaçtır. Sadakanın sarf yerlerini düşündüğümüzde yeni bir durumla karşılaşırız. Orada "müellefe-i kulûb" da zikredilir. Bu İslam'ın evrensel aile tanımını değiştirmez elbette. Aksine, onun bir inanç ailesi olmakla birlikte, hane halkından olmayan düşkünleri de himayesine aldığını gösterir.
Bütün bunlardan sonra dini ilimlerin iç dinamiğini durduran mezhepçi anlayışa sorulması gereken bir soru geliyor akla. Acaba zor zamanlarda; hakkı verilecek olan kimsenin ihtiyacını hesap etmeden, sadece zekatın farz olan miktarını göz önüne almak dinin evrensel aile ruhuna uygun mudur? Kardeşler fakr-u zaruret içindeyken, miras için biriktirilen pay mı daha büyük olmalıdır, yoksa infak için ayrılan mı?
İslam binasının esaslarından birisi de Hac'dır. Kâbe'nin haccedilmesi elbette tam bir sıla vesilesidir. "Hacc", evrensel rahim ziyaretini bayram gününde yapma işidir.[28] Fertler, uzak yollardan evrensel bayramlaşma evine gelirler. Bu gelişin sebebini Kur'ân gösteriyor:
"Kendilerine ait yararlar görsünler..."[29]
Bu âyetin devamında ahlakî ve maddî yararlara işaret edilir. Kadınlı erkekli, siyah beyaz bütün kardeşler, bir bayram günü Allah'ın evinde sıla yaparlar. Bu nedenle Hz. Peygamberin dilinde hacılar Allah'ın ziyaretçileri (vefd[30]) dir.[31]
Acaba bugün, Beytullah'ın ziyaretinden beklentiler, amacına ne kadar yakındır?[32] Kulun amacı saray mı olmalıdır, yoksa melik mi? Ziyaretçinin maksadı acaba ev midir, yoksa o evin ehli mi? Ziyaret adabına riâyet, hane halkının hukukuna riâyetin önüne geçer mi?
Yeryüzündeki bütün mescit ve camiler, bu evrensel ev olan Kâbe'nin şubeleridir. Buralarda cemaatle ifa edilen namazlar da, evrensel ailenin fertleri arasındaki sılayı sürdüren kutsal bir simgedir kuşkusuz.
Kur'ân, iki mescitten söz etmektedir.[33] Biri "Mescid-i Haram"dır. Hz. Peygamber, insanlığın rahmini simgeleyen mağaradan, ümmetin rahmini simgeleyen Kâbe'ye inmiş ve evrensel aileyi onun çevresine, Mescid-i Harama davet etmiştir.
İki Mescitten ikincisi ise "Mescid-i Aksâ"dır. Mescid-i Aksâ, genelde Kudüs’teki mescit olarak bilinir. Oysa Hz. Peygamber'in döneminde Kudüs'te, bir mescit ve hem de bu isimde bir mescit bilinmemektedir.[34] "Aksâ" sözcüğünün Kur'ân'daki kullanımlarına dikkat edilirse, "el-Mescid el-Aksâ" tabirinin, insan takatinin dayanabileceği en uzak ibadet yerini nitelediği anlaşılır.[35] Burası da ancak, peygamberlerin hepsinin beşeri takatlerini yönlendirdikleri, göklerdeki soyut bir mahal olabilir. Nitekim Hz. Muhammed de, göklere çıkarıldığını, Allah’ın yüce huzuruna girdiğini, Cennet’i ve Cehennem’i ziyaret ettiğini, diğer olağanüstü tanrısal âlemleri gezdiğini bu yüce mekanda görmüştür.[36]
Bu birinci mescit (el-Mescid el-Aksâ), peygamberlerin miracını, vahye muttali oldukları zirve noktayı, ilahi sılayı simgeler.[37] İkincisi ise (el-Mescid el-Haram) hangi toplumdan, hangi renkten, hangi dil ailesinden olursa olsun, peygamberlere inanan kimselerin beşeri sılalarının mahallidir.Namaz, birinci mescitte belirlenmiş, ikinci mescitte ve şubelerinde uygulanmaktadır. Müslümanlar, bu namazlarının son rekatında, ilahi huzurda bulunuş duası (teşehhüd) okurlar. Bu duada, Miraç olayında Allah ile Hz. Muhammed arasında cereyan eden selâmlaşmada geçen aynı ifadeler yer alır. Bunlar, Allah’ın huzurunda bulunma anlamındaki soyut ilahi sılayı, beşeri sıla içinde somutlaştırarak simgeler.
Ramazan ve Kurban bayramı olarak, yılda iki bayramı var evrensel İslam ailesinin. Bir de haftada bir toplanmanın emredildiği Cuma günü. Hz. Peygamberin dilinde Cuma da bir bayramdır: "Şu gününüzde iki bayram bir araya geldi. Dileyene (bayram ) cuma için de yeterlidir. Biz her ikisini birleştiriyoruz."[38]
Aile ziyaretleriyle İslâmî kardeşliğin perçinlenmesi gereken günlerdir bunlar. İşte "namaz" bu günlerde birlikte yapılan bir kulluk olarak çıkar karşımıza. Aynı evin ehli olan kimselerin, aynı safta, aynı dilden ve "biz" sıygasıyla yaptıkları bir kulluk.
Hasta olan da oruç tutamaz, çünkü orucun kolay bir şekli yoktur. Gücü yetmeyen de infak edemez, zekat sılasından mahrum kalır. İmkan bulamayan da hacca gidemez, ziyaret sılasından mahrum kalır. Ama namaz öyle değildir. Zamanında olmalıdır. Çünkü onun her çeşidi ve her kolay şekli vardır. Sadece Kur'ân'sız olanı yoktur.
Evrensel ailenin fertleri arasında kandaşlığı, hısımlığı, akrabalığı ve velâyeti aşan "ruh"u veren işte bu kitaptır.
" ... babaları veya oğulları veya kardeşleri veya hısımları, hemşerileri olsalar bile, işte Allah öyle kimseleri sevmeyen bir kavmin kalplerine imanı yazmış ve kendilerini tarafından bir ruh ile teyit buyurmuştur."[39]
O, müminlerin ana diliyle, Arapça'dır. Evrensel ailenin fertleri, ana dillerini bildikleri oranda kardeşliklerini sürdürebilirler. Kur'ân, bir âyette, tam sıla vasıtası olma anlamını bulur; Allah'ın ipi:
"Hep birlikte Allah'ın ipiyle yetinin, ayrılığa düşmeyin ve Allah'ın üzerinizdeki nimetini düşünün. Sizler birbirinizin düşmanları iken O, sizin kalplerinizi telif etti ve O'nun nimeti sayesinde kardeşliğe uyandınız."[40]
Türkçe'de Hz. Peygamber'e yapılan duâ mânâsında kullanılan "salavat" kelimesi[41], "salât"ın çoğuludur. Sözlükte, önden gideni izleyen arkadaki ata "musallî" denir.[42] Kelime burada, yönelmek, sevgiyle yaklaşmak, ardından gitmek, arkasında olmak anlamındadır.[43]
Nitekim "salât" kelimesi, Farsça'ya "namaz" olarak tercüme edilmiştir ki bu da hizmet ve kulluk anlamında bir isimdir.[44]
Kur'ân, inançsızlardan esirgediği bu "salât"ı[45] iman âilesinden saydığı kimselere gerekli görür:
"Ve haklarında dua ediver (salât). Çünkü senin duan (salât) onların kalplerini yatıştırır." [46]
Kur'ân, başka bir bölümünde de Allah ve meleklerin Peygamber'e "salât" ettiklerini belirtir ve müminlerin de ona "salât" etmelerini emreder:
"Allah ve melekleri peygambere salât ederler. Ey iman edenler! Ona salât edin ve tam bir teslimiyetle teslim olun." [47]
Buradan, Allah'ın ve meleklerin Hz. Peygambere destek olduğunu, müminlerin de ona tabi olup arka çıkmakla emredildiklerini anlayabiliriz. Her namazın son oturuşunda, bu "salât" dua olarak okunur.[48] Bu durumu daha da anlamlı kılan şey, buradaki "salât" sözcüğünün "âl" kelimesi ile birlikte kullanılmasıdır:
“Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed kemâ salleyte alâ İbrâhîme...” [49]
"Âl-i Muhammed" kuşkusuz, Hz. Peygamberin çekirdek ailesi ve geniş ailesi değil, evrensel ailesidir. Allah için namaz kılan herkes, evin "ceddinin aşkın"[50] olduğunu dile getirdikten sonra içinde bulunduğu evrensel ailenin atası, babası ve fertleri için de salat eder.
Bugün, bu din ailesinin çeşitli coğrafyalarda, iktisadi ve siyasi açıdan durumu oldukça vahimdir. Bunun sebebini, herhâlde, bütün mesaisini hâne halkına miras biriktirmek için ayıran, din ailesine ise sadece namazlarda okuduğu yukarıdaki dua ile, "Allah versin" diyen büyük aile fertlerinin çelişkili vaziyetinde aramak gerekir.
"Ya Rabb! Bizleri ve iman ile bizi geçmiş olan kardeşlerimizi mağfiret buyur. İman etmiş olanlara karşı kalplerimizde kin tutturma." Kur'ân Haşr 59/10.
AHMET BAYDAR
[1] Nisâ 4/1. [2] Nisâ 4/36. Kur'ân, ana-baba ve diğer yakınlığı olanlara iyi davranmayı (ihsanı) emreder. O kadar ki buna, Allah'a iman ve kulluk ile namaz ve zekat arasında temas eder. Bakara 2/177."Ve bir vakit İsrailoğullarından şöyle söz almıştık: «Allah'tan başkasına tapmayacaksınız, ana-babaya, yakınlığı olanlara, öksüzlere ve biçarelere de iyilik yapacaksınız. İnsanlara güzel söz söyleyin, namazı kılın, zekatı verin.» Bakara 2/83. Yakınlığı olanları, yardımı hak eden yerlerden biri olarak gösterir. "Akrabaya, yoksula ve yolda kalmışa hakkını ver." İsrâ 17/26. [3] Muhammed Esed mealinde bu anlamı tercih eder. [4] Bkz. Nisâ 4/8. [5] Bkz. E. Hamdi Yazır, İlgili âyetin tefsiri. [6] Nisâ 4/33, bkz. Nisâ 4/7. Bakar 2/180. [7] Enfâl 8/75. [8] Bkz. İbnu Aşur, Tefsir, ilgili âyet. [9] Bkz. Muhammed Esed, Kur'ân Mesajı, ilgili âyetin dipnotu. [10] Ahzâb 33/6. [11] Mesela, Süleyman Ateş'in verdiği anlam şöyledir: "Peygamber, mü'minlere canlarından ileridir. Onun eşleri de onların anneleridir. Rahim sâhipleri (anne tarafından akrabâlar) da Allâh'ın Kitabında birbirlerine öteki mü'minlerden ve Muhâcirlerden daha yakındırlar." Bkz. Kur'ân-ı Kerim ve Yüce Meali. [12] Bizim tercih ettiğimiz anlamlandırma için bkz. İbn Aşûr, Tefsir, ilgili âyetin tefsiri. Hamdi yazır da bu anlamlandırmaya işaret etmektedir. [13] Bkz. Muhammed Esed, ilgil âyetin dipnotu. [14] Ra'd 13/19-21. [15] Bakara 2/27. [16] Ra'd 13/25. [17] Muhammed 47/22-23. [18] Katade, Bkz. Kurtubi, Tefsir, Muhammed 47/22'nin tefsiri. [19] Ra'd 13/21-25. [20] Buhârî, İman 1; Müslim, İman 22 (....); Nesâî, İman 13, (9, 107-108); Tirmizî, İman 3, (2612). [21] Hz. Peygamber şöyle buyururlar: "Âdemoğlunun her ameli katlanır. Hayırlı ameller en az on misliyle yazılır, bu yediyüz misline kadar çıkar. Allah Teâla: "Oruç hariçtir. Çünkü o sırf benim içindir, ben de onu mükâfaatlandıracağım. Kulum benim için şehvetini, yiyeceğini terketti" buyurmuştur." Buhari, Edahi 16, Savm 66, 67; Müslim; Siyam 138, (1137). [22] "İçinizden hasta olan veya yolculukta bulunan ise, diğer günlerden sayısınca tutar. Ona zorlananlar üzerine de bir yoksulu doyuracak fidye gerekir." Bakara 2/184. [23] Tirmizi hadis için hasen der, Zekât, 26. [24] Müslim, Birr,11-13 (2552); Tirmizî, Birr, 5 (1904); Ebu Dâvud, Edeb 129, (5143) [25] Bakara 2/219. [26] Meâric 70/24. [27] Zâriyât 51/19. [28] İbrânîce'de de "Hag" bayram demektir. [29] Hacc 22/ 27-28. [30] Ümerayı ziyarete gelenler gibi. (İbn Esîr, En-Nihâye.) [31] İbn Mâce, Sünen, Menâsik 5. Bkz. Neseî, Sünen, Menâsik. [32] Hac ve umre daha çok günah çıkarma vesilesi kabul edilmektedir. [33] İsrâ 17/1. [34] Bilinen Mescid-i İliya, Beytü'l-Kudüs yahut el-Beytü'l-Mukaddes'tir. Mescid-i Aksa deyimi ve tarihi bilgilerle mukayesesi için bkz. Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, İst. 2004. [35] Bkz. İki Deniz Arasında Vahiy adlı eserimiz. [36] M. Hamîdullah, Le Saint Coran, Amana Corporation, 1989, ilgili âyetin dipnotu. [37] Bu yaklaşımın geniş izahı için bkz. Ahmet Baydar, İki Deniz Arasında Vahiy. [38] Ebu Dâvud, Salât 217, (1074); İbn Mâce, İkâmet 166, (1311). "Ey müslümanlar! Bu öyle bir gündür ki, Allah Teâla Hazretleri onu (sizlere) bayram kılmıştır..." Muvatta, Taharet 113, (1, 65 - 66); İbnu Mace, İkametu's-Salat 83, (1098). [39] Mücâdele 58/22. [40] Âl-i İmrân 3/103. [41] Daha çok "salavatı şerife" ve "salatu selam" şeklindeki deyimler yaygındır. [42] El-Cevherî, es-Sıhâh. [43] Elmalılı Hamdi Yazır âyetin tefsirinde şöyle der: "Allah Teâlâ rahmet ve nimet vermesi ile, melekler istiğfarları ile ve hizmetleriyle Peygambere daima ikram etmektedirler." Ayrıca bkz. Mevdudi, Tefhim, İlgili âyet. [44] Ali Ekber Dehhodâ, Lügatname. [45] Tevbe 9/84. [46] Tevbe 9/103. [47] Ahzâb 33/56. [48] Namazda salatu selam okumak Hanefi ve Malikîlere göre göre sünnet; İmam Şafi ve Ahmed b. Hanbel'e göre ise farzdır. [49] Buhârî, Sahih 3190. Müslim, Sahih 405. Bkz. Ebu Dâvud, Sünen 976. İbn Mâce 903. [50] Namazlarda okunan duada; "ve teâlâ ceddük." Deyimi karşılaştırınız; Cin 72/3. |
|
