|
EVET
Oruç Ülkesi
21. Yüzyılda Küresel Yönetişim ve Üniversiteler
Musa-İsa-Muhammed
AHİR ZAMAN İLMİHALİ
Sünnet ve Hadis
Recep ve Şaban Kokularını Ramazan'dan Aldılar
İSTİÂZE - III (Neûzü Billah)
ISLAHAT HAREKETİ
EVET
Kul!
Sahipleniyor cihanı, ağzı da ne büyük yutacak
Tekmil veriyor varlık
Tüm ordular secdede
Ölüyken bir zamanlar, hayali var şimdi
Ölümü ateşe atacak!
Oruç Ülkesi
Oruç Ülkesi
Sezai KARAKOÇ
Oruç, metafizik âleme açılan pencerelerin ortamıdır mümin için. Fizik karartıların gönül ışığıyla silinişi. Öteleri görüş ve ötelere eriş, maddi perdelerin inceltile inceltile öteyi gösterir hale getirilişi.
21. Yüzyılda Küresel Yönetişim ve Üniversiteler
*21.Yüzyılda
Küresel Yönetişim ve Üniversiteler
Prof. Dr. Ahmet DAVUTOĞLU
Ben her şeyden önce, bu sene eğitim faaliyetlerine başlayacak olan İstanbul Şehir Üniversitesi’nin ülkemizin entelektüel dünyasına, eğitim dünyasına ve sadece ülkemizin değil küresel alanda da dünya kültürüne katkı yapacağı ümidiyle hayırlı olsun diyorum. Gerçekten Türkiye son dönemde eğitim alanında, özellikle üniversitelerin yaygınlaşması anlamında çok ciddi atılımlar yaşadı. İnşallah bu üniversitelerimiz kısa zamanda ulusal sınırları aşıp uluslararası ölçekte de çok önemli bilimsel çalışmalara öncülük edecekler.
Musa-İsa-Muhammed
Burada ve Şimdi
Ali İZZETBEGOVİÇ
İslâm tarihi iki kısma ayrılır: Muhammed (a.s) den evvel ve sonra. Birincisini ve onun bilhassa Yahudilikle ve Hıristiyanlığı içine alan son kısmını dikkate almadan ikincisini (asıl İslâm tarihini) tamamen anlamak mümkün değildir.
AHİR ZAMAN İLMİHALİ
İhsan ELİAÇIK
Türkiye’nin saygın ilahiyat akademisyenlerinden değerli hocam Prof. Dr. Hayri Kırbaşoğlu’nun “Âhir zaman ilmihâli” adlı son çıkan eseri, adından da anlaşılacağı gibi “Yaşayan ilmihâl” olma iddiasıyla kaleme alınmış…
Sizlere, bu makalede, yaz boyunca okuyabileceğiniz bu güzel eseri tanıtmak istiyorum.
Eser, İslam’a yönelik temel bakış açısı, konuları ile alış biçimi, zamanın ruhunu yakalamaya çalışan perspektifi ve en temel iddiası olan “âhir zamanın” yani son zamanların/yaşadığımız çağın meseleleri üzerinde yoğunlaşmasıyla “inşa” çağı ilmihali olma özelliğine sahip.
Sünnet ve Hadis
Sünnet ve Hadis
Prof. Dr. FAZLUR RAHMAN
Geçen kısımda, Hadis’in temel konularından bazılarını “objektif olarak”, hadise sıkıca bağlı ve duyarlı kimselerin nazarında ise acımasızca ve hatta belki de haksız bir şekilde inceledik.
Recep ve Şaban Kokularını Ramazan'dan Aldılar
Recep ve Şaban Kokularını
Ramazan’dan Aldılar
Mustafa İSLAMOĞLU
Halkın tasavvurunda “Üç Aylar” diye şöhret bulmuş. Bu şekliyle bir delile dayanmasa da, özde sahih bir delilden yola çıkılarak şöhret bulmuş bir ifade. Üç aydan kasıt, ardı ardına gelen kamerî aylar olan Receb, Şaban ve Ramazan.
Rasûlullah’ın bu ayların ilki olan Receb girince “Allahümme barik lena fi recebe ve şa’bân, ve belliğna ramazan: Allah’ım Receb ve Şaban’ı bize bereketli kıl ve bizi Ramazan’a erdir” diye dua ettiği rivayeti sabit.
İSTİÂZE - III (Neûzü Billah)
N e û z ü B i l l a h
Ahmet BAYDAR
Yazımızın önceki iki bölümünden anlaşılmış olmalıdır ki Kur’ân’da teklif edilmiş olan “istiâze” nin hakikati, ilahî mesajın tebliği esnasında (yani Kur’ân okunduğunda) karşılaşılacak meşakketli durumlarda Allah’a sığınmaktır. Bizce Mushaf’ın son suresinde teklif edilen “sığınma”da da bu hakikate işaretler bulunmaktadır.
ISLAHAT HAREKETİ
TOPLUMUN DEĞİŞİMİ
Malik Bin Nebi
Bir toplum kendi içindeki değiştirmedikçe, kuşkusuz
Allah da o toplumun bulunduğu durumu değiştirecek değildir.
Ra’d/11
|
| iBRAHiMi OKUYUŞ (I) |
|
|
|
| Makaleler - iBRAHiMi OKUYUŞ | |
|
*İ B R A H İ M İ O K U Y U Ş ( I )
*Kıymetli Mütefekkir ve İlim Adamı Sayın Ahmet BAYDAR'a ''İbrahimi Okuyuş'' isimli eserinden bazı alıntılar yapmamıza müsaade verdiği için teşekkür eder; ufuk açıcı ve yol gösterici böyle eserlerin devamı için Cenab-ı Hakk'a niyaz ederiz...
Bismillâh... Eğer insanın birey olarak tek kaderi olsaydı, yaptıklarından hiçbir şekilde sorumlu tutulmaması gerekirdi. Oysa din ve ideolojiler, insanı yaptıklarından sorumlu tutar. Bu açıkça; din ve ideolojilerin, insanların muayyen bir kadere mecbur tutulmadıklarını, aksine pek çok kaderden bir seçim yaptıklarını kabul ettikleri anlamına gelir.
Bu durumda, kişinin kader çizgisinde etkin bilinen şeyler, kişiliğin oluşmasındaki uyarılar kabul edilebilir. Bunlar; doğuştan gelen kâbiliyet, anne-baba terbiyesi, okul eğitimi, toplumsal değerlerin ve model insanların etkisidir. Öyledir de. Çünkü; anne-babalar, öğretmenler, yakın çevre ve bütün bir insanlık, bireye sadece telkin yapabilmektedirler. Hiç kimse, ideolojisini aynıyla başka birisine aktaramıyor. Her türlü düşünceyi onaylayan, sonunda yine insanın kendisi oluyor. Kur’ân-ı Kerîm, insanın tek ve belli bir kaderi olmadığını, aksine hür irâdeyle kendisini iyi ya da kötüye götürecek kaderlerden birisini seçmeye yetkin kılındığını beyan eder: “Biz onu yola kılavuzladık. Artık ya şükredici olur ya nankör.”[1] ‘Hayvanlar koklaşarak anlaşır’ deriz. Hayvanların koklama duyusu, diğer duyularına göre daha fazla gelişmiş olduğu için, bu söz herhâlde onların hisleriyle anlaşabildiğini söylemenin bir başka biçimidir. Hayvanların hisleri, onların birbirleriyle ve çevreyle iletişim kurmalarını sağlayan bedensel zihinleridir diyebiliriz. İnsanların, koklama, görme ve işitme gibi hayvansal duyularına artı bir de rûhsal zihinleri vardır. İnsan görme duyusuyla; Ay’ı yıldızlardan büyük, yıldızları da ceplerine sığacak kadar küçük görür. Oysa, Ay’ın dünyadan daha küçük, yıldızların ise daha büyük olduklarını bilir. Duyduğu bir çocuk çığlığı, ona acıma hissi verir. Hemen sese doğru koşar. Çocuğun ıstıraptan değil de, annesinin kendisine yaptığı bir oyun üzerine bağırdığını öğrenince de yanıldığını anlar ve döner. İnsanın düşünerek ulaştığı ikinci anlamlar onun ruhsal zihninin birer ürünüdür. Yani, insanlar, hem hayvanlar gibi bedenleriyle, hem de düşünceleriyle iletişim kurabilmektedirler. Ne var ki; haz, elem, korku ve öfke gibi bedensel zihnimizle oluşan tercihler, çoğu zaman aynı konuda mantığımızla yaptığımız seçimlerle örtüşmez. Meselâ, yerde iki tümsek üzerine konmuş, otuz santim eninde ve iki metre uzunluğundaki bir tahta üzerinde herkes yürüyebilir. Oysa bir birine yakın iki apartman arasına konmuş aynı tahtanın üstünde yürümeyi düşünmek, hemen herkese bir düşme hissi verir. İnsan korkudan yürüyemez olur. Bu ikinci durumda yürümenin daha çok korku vermesi, bedensel zihnin algısındandır. Bu korkunun yerinde oluşuna mantıksal bir gerekçe bulamayız. İşte bu his ve mantık ayrılığının sebebi, dış görme ile mantıktaki işlevsel farktır. Çünkü dış görmeyi, sâdece his sağlar. Mantık ise bazı ön görülerde bulunur. Gerekçeler sayarak kalbe sunar. Yani göz objeyi görür, mantık da onu irdeler. Sonunda kalp, ondan güvende olmaya yahut korkmaya karar verir. İşte bizim insanda kişilik olarak gördüğümüz şey, bu güven yahut korkudur. Kur’ân, bedensel zihin için; işitme (sem’) ve görme (ebsar), insana özgü anlama yetisi için ise fuâd,[2] der. Bedensel zihinle anlama yetisinden gelen bilgilerin toplandığı merkez, his ve mantık denizinin birleştiği[3] kalptir. Ayrıca, Kur’ân’ın üslûbunda; insanda somut bir akıl yok ama akletme melekesi vardır. Bunun sembolik yeri de kafa değil kalptir. Akletmek, işte bu iki denizin, birleşmesidir. Hislerin getirdikleri, düşünsel olan fuâd kıvılcımıyla kalpte akletmeye dönüşür. Bu nedenle Kur’ân şöyle der: “Kalbi olanlardan başkası akledemez.”[4] Seyahat eden kimse, işitme ve görme gibi hisleriyle müşâhede eder. Sonra bu müşahedeler kalbe gelir. Ruhsal zihin olan fuadın bunları tutuşturmasıyla da orada akletmeye dönüşür; “Yeryüzünde hiç dolaşmadılar mı ki, kalpleri olsun da onunla akletsinler ve kulkları işitsin. Gözler kör olmaz ama göğüslerdeki kalpler körleşir.”[5] Öz benliğini bilen, Rabbını bilir. Öz benlik, his ve mantığın kalpte kontrol altına alınmasıyla mümkündür. Bedensel ve ruhsal zihinleri kalpte dengede tutarak basirete ulaşan kimse kişiliğini kazanmış demektir. Buna bir anlamda, beşerî ve âdemî kutupları birleştirerek insan oluş da diyebiliriz. Kur’ân, İbrâhim (aleyhisselam) ı model kişi gösterir. Onun örnekliğinin bilinen bir sebebi, siyâsî olmasıdır. Hz. İsâ’ya karşı Yahudilerin duydukları aşırı nefreti ve Hıristiyanların duydukları aşırı sevgiyi aşmalarında onlara rehberlik etmesi için Hz. İbrâhim Kur’ân’da ön plâna çıkarılmıştır. Yani İbrâhim ismi, Yahûdîlik benzeri ırkçılığı ve Hıristiyanlık benzeri peygamber perestliği zihinlerde dağıtmak için tavsiye edilmiştir. Fakat Kur’ân’ın ondan bu denli söz etmesinin asıl sebebi bu olamaz. Yahut en azından tek sebep bu değildir. Çünkü dikkatle baktığımızda Kur’ân nâzil oluşunun hemen her döneminde İbrâhim peygamberden söz ettiğini görüyoruz. Onu, önceki ve sonraki bütün peygamberleri atlayarak ön plâna çıkarmaktadır. Hatta Hz. Peygamberin kendisine bile İbrâhim milletinden olmasını salık vermiştir. Bu durum, onun model kişi olarak önerilmesinin, salt Yahûdî-Hıristiyan çekişmesiyle ilgili olamayacağını açıkça göstermektedir. Kaldı ki, Hz. İbrâhim yalnız Kur’ân’da değil aynı zamanda, daha önce Tevrat ve İncil’de de örnek olarak anılmıştır. İbrâhim peygamberin yüce bilinmesi konusunda, Eski Ahitle Yeni Ahit’in söyledikleri arasında bir fark yoktur. İkisinde de; bütün milletlerin onda mübârek sayılacağı bildirilir. Bizce ırk ve tarih darlığından çıkarılarak, zamanın tümünde ve yeryüzünün her yerinde örnek gösterilen Hz. İbrâhim’in peygamberliği değil tabiatıdır. Onun rehberliği; salt peygamberliğinde, yahut soyda ata olmasında değildir. His ve mantığını kontrol ederek yücelttiği benliğindedir. Bizzat kendisinde, bedensel ve ruhsal zihinleri kontrol edebilen özgür kişiliğindedir. Kur’an-ı Kerim, Hz. İbrâhim’in hidayete erdirilişini, diğer peygamberlerden ayırıyor gibidir. Sanki, onun hidayeti, çevresel faktörlerden değil, içsel bir çaba sonunda açığa çıkmıştır. Bazıları ‘İbrâhimî dinler’, yahut ‘Semâvî dinler’ gibi deyimler kullanırlar. Bizce bunlar yaygın olan yanlış kullanımlardır. İlki, diğer peygamberlerin uygulamalarını tanım dışında bıraktığı gibi, her ikisinde de çoğul olarak söylenen ‘Dinler’ sözü ‘Tek din İslâm’ olgusunu dışlamaktadır. Bu yanlışa düşmeden şöyle sorabiliriz sanıyorum. Kitap ehlini ve inananları, büyük gelenekte birleştiren isim neden Hz. İbrâhim’dir? Mukaddes dört kitabın tarihi, neden İbrâhim’de odaklanır? Bu durumu, sâdece onun peygamberlerin soyunda ata oluşuyla izah edebilir miyiz? Kur’ân-ı Kerîm’, onu sıddîk, yani tepeden ayağa kadar doğru diye niteler. Oysa hadis kitapları hayatında üç defa yalan söylediğini yazarlar. İddia edilen yalanlardan birisi, eşini Mısır hükümdarına kız kardeşi diye tanıtması imiş. Tevrat’a göre de; bu nedenle Mısır hükümdarı, İbrâhim (a.s.)ın eşi Sâra’yla evlenmiş imiş.[6] Hz. İbrâhim, gerçekten, böyle bir yalan söylemiş miydi? Kur’ân-ı Kerîm, onun şirkten uzak durma konusundaki şiddetini ve kararlılığını onaylar. Putlara hiç tapmadığını belirtir. Ancak kısa bir süre için de olsa; yıldıza, aya ve güneşe; ‘Rabbım bu’ dediğini nakleder. Peki o zaman, gök cisimlerini Rab olarak niteleyen kimse, nasıl şirke düşmemiş sayılabilir? Onun gök cisimlerine ‘Rabbım bu’ demesi ne anlama gelir? Yine Kur’ân’da belirtildiği üzre; Hz. İbrâhim, ölüleri nasıl dirilteceğini Allah’a sormuş, hattâ; inanmıyor musun şeklinde İlâhî bir uyarıya muhatap olmuştu? Bir peygamber, yoktan var eden ve baştan yaratanın ölüleri tekrar diriltebileceğine inanmaz mı ki böyle bir niyazda bulunmuştu? Kur’ân-ı Kerîm, İbrâhim peygamberin kendi oğlunu kurban etmek için kesmeye karar verdiğini belirtiyor. Acaba bir peygamber nasıl olur da kendi çocuğunu kesmeye teşebbüs edebilir? Dahası, Allah’u Teâlâ, ona böyle bir emir vermiş olabilir miydi? Ayrıca, kurbana konu edilen çocuk, daha sonra İsrâil oğullarının atası olacak İshak mıydı, yoksa Arapların atası olacak İsmâil miydi? Başka bir soru da Kur’ân’da bahsedilen Nemrut’un kim olduğudur? Nemrut, İbrâhim (a.s.)’a neden ölüm cezası vermişti? Onu, ateşe atmış mıydı? Eğer yanan bir fırına attıysa, nasıl kurtulmuştu? Kur’ân’da, son peygambere; ‘İbrâhim’in milletine uy’ diye seslenilmektedir. Oysa İbrâhim (a.s.) ile Muhammed (a.s.) arasında geçen sürede olaylar değişmiş, toplumlar farklılaşmıştı. Hz. Muhammed, kendisinden en az yirmi asır önceki bir devirde yaşamış olan İbrâhim’in milletine nasıl uyacaktı? Çeşitli kaynaklar, Hz. İbrâhim’i sünnet olan ilk kişi olarak gösteriyorlar. Eğer, o gerçekten ilkse, acaba önceki peygamberler sünnetsiz miydi? Tevrat, İncil ve Kur’ân’ın, ayrı zamanlarda, İbrâhim aleyhisselamı insanlığa model göstermede birleşmiş olmaları, onun peygamberliğinden ve soyundan öte, kişiliğini merak etmeyi gerekli kılan yeterli bir neden sayılmalıdır. Ayrıca bütün inananlara ve özellikle peygamberlere örnek gösterilen bir kişilikle ilgili yukarıdaki sorular da cevaplandırılmalıdır. İşte bizi bu çalışmaya yönlendiren şey; kendisinden sonraki bütün zamanlara, somut bir model seçilen o kişiliği yakından tanıma arzusuydu. “Ey Allah! Muhammed’e, eşlerine, nesline ve Ona uyanlara, İbrâhim’e indirdiğin gibi rahmet indir. Muhammed’i, eşlerini, neslini ve Ona uyanları, İbrâhim’i bereketlendirdiğin gibi bereketlendir. Sen elbette övülen ve yüceltilensin.” Ekim 1998, GemlikAhmet Baydar
[1] Kur’anı-ı Kerîm, İnsan 76/3.
[2] i. “İşitme, göz ve fuâdın hepsi bundan sorumlu tutulacaktır.” ii. “Ona bir biçim verdi ve ona kendi ruhundan üfledi. İşitme gücü, gözler ve fuadlar verdi.”İlgili âyetler dikkatli okunduğunda, Kur’ân’ın kullandığı, fuad sözcüğüne, gönülden daha çok, gönle bilgi ileten dimağ anlamının yakıştığı görülecektir. Ancak burada bir hususa değinmemiz gerekir. Hümeze Sûresi’ndeki Ef’ide sözcüğü kalbler anlamında değildir. Çünkü, Sûrede, “Allah’ın tutuşturulmuş ateşinin insanların fuâdlarını saracağı” bildirilir. Bu, cezâlandırmanın insanın anlama yetisini aşan boyutta olacağından bir mecaz gibidir. Nitekim, hislerin alanı olan beden hutame’ye atıldıktan sonra, hutame’nin bedensel yönü aşan, akıllara durgunluk veren bir yanı olduğu vurgulanmış olmakta böylece; insanın iki sorumluluk alanının da cezalandırılacağı anlaşılmaktadır.
[3]
[4]
[5]
[6] |
|
.jpg)