B e ş Y ü z T a n r ı l ı K e n tTarihin Mezopotamya’daki ilk tanığı, Sümerlerdir. Bâbil, Ninova, Ur, Uruk, Lagaş, ve Mari kentleri, birer site devletti. Dünyâ Tarihi o kadar eskiye tanıklık edememektedir. Dînî geleneğe göre; Sümerler Nûh’un oğlu Sâm kavminden olmalıdır. Sâm Tûfandan sonra Mezopotamya coğrafyasına yerleşmişti. İbrâhim Peygamber de Sâm soyundandır. Tevrat’ta Hz. İbrâhim’le ilgili bölümün başında şöyle denmektedir: “Ve şehri binâ etmeği bıraktılar. Bundan dolayı onun adına Bâbil denildi.”[1]
Sümerlerin oradaki altın çağı, Hz. İsâ’nın doğumundan iki bin sekiz yüz yıl önce başlar. Bu dönem, Sâmî toplumundan bir asker olan Sargon’un kurduğu Akad devletine kadar sürer. Akadlardan sonra, Gutiler güneyde Sümerlerin üçüncü Ur sülâlesini tekrar iktidara getirirler. Bu sırada kuzeyde de Asur devleti kurulur. Daha sonra Sâmîler tekrar Mezopotamya’ya dönerek bir büyük reis başkanlığında Amurru sülâlesini iktidara taşırlar. Bu büyük reis Sümerleri ve Akadları hâkimiyeti altına alan Hammurabi’dir. Ünlü yedi katlı tapınağı da o yaptırır. Yönetim için iki yüz seksen iki adet kanun kor. Bölgenin kuzeyde iki büyük başkent olan Asur ve Ninova’yı yönetimine bağlar. Bâbil güneydeki bir yönetim merkezidir. Bir şehir ismi olduğu gibi aynı zamanda hânedan ismidir. Akadca olan Bâbil adının Sümer dilindeki karşılığı; Ka Dingir Ra yani Tanrının kapısı demektir. Beş tepe üzerine, sekiz kapılı olarak kurulmuş bir şehirdi. Bu kapılara; Marduk, Uraş, Zababa, İştar, Enlil, Sin, Adad ve Şamaş tanrılarının adları verilmişti. Tanrı Asur’un eşi tanrıça Lili de burada bulunuyordu. Ur, bölgenin bildiğimiz üçüncü önemli merkezidir. Kentin asıl kurucusu Uranmuw adında birisidir. Daha sonraları oraya Ur denmiştir. Irak coğrafyasında bulunan bu eski yerleşim merkezinin şimdiki adı Mugayr’dır. Arkeolojik çalışmalar, kentin önemli bir endüstri ve ticaret merkezi olduğunu göstermiştir. Ur’un sâkinleri Kildânîlerdi. Ur halkı, Amelu, Nuşkenu ve Ardu’lardan oluşmaktaydı. Bunlar sırasıyla, din ve devlet adamları, normal vatandaşlar ve köle sınıfıydı. Şehrin o devirlerde iki yüz elli binden fazla nüfusu olduğu tahmin edilmektedir. Yapılan kazılar, bu şehirde kral mezarlarının çok olduğunu göstermektedir. Buradan hareketle, Ur’un bazı dönemlerde başkentlik yapmış olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim, Ur-Nammu hânedânına başkentlik yaptığı da bilinmektedir. Ur kenti, ateş tanrıçası Ningal’ın kült merkezidir. Halkın çoğu; her nesnenin bir rûhî varlık tarafından yönetildiğine inanırdı. Bu nedenle puta tapıcılık çok yaygındı. Eğer geç Uruk dönemi sanat eserlerinden okunanlar doğruysa, Hz. İsâ’dan önce iki bin beş yüzlü yıllardan itibaren Er hanedanlar döneminde tanrılar için insan biçiminde heykeller yapılmaya başlamıştı. Tarihî araştırmalar, Ur kentinde beş yüzden fazla tanrı temsili bulunduğundan söz etmektedir. Mezopotamyalılara göre; suların hâkimi Ea, yerin hâkimi Enlil ve bu ikisinin başı Anu’ydu. Bu tanrılar bir arada büyük üçlü oluştururlardı. Bir adı da Adad olan, Bereketli yağmur ve yıkıcı yıldırımların tanrısı Baal da çok meşhurdu. Baal’in yeryüzündeki temsili bir boğaydı. Fakat halkın büyük çoğunluğu, Tanrılaşan rûhlar olarak gördükleri gök cisimlerine inanırlardı. Güneşe ve Aya tapanlar; Afrika, Avustralya, Batı Avrupa, Kuzey ve Güney Amerika, Malezya, Yeni Zelenda, Peru, Meksika, Mısır, Yunanistan ve İran gibi Eski Dünyâda da bulunurdu. Hz. Süleyman devrinde Sebe halkının da Güneş’e ibâdet ettiklerini Kur’ân-ı Kerim’den öğreniyoruz. Gök cisimleri Mezopotamyalılarca da birer Tanrı olarak kabul ediliyordu. Kendisine en çok tapınılanı şüphesiz Ay ve Güneş’ti. Ay ve Güneş, yerdeki bir gözlemciye göre hep aynı yerde görülmezler. Devamlı hareket hâlindedirler. Bu nedenle onlara seyir halinde olan anlamında seyyâre yahut gezici anlamında gezegen denir. Eskiden, çıplak gözle görülebilen, gezici yedi gök cismi bilinmekteydi. Bunlar; Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter, Satürn Ay ve Güneş’ti. Mezopotamya’da Güneş, adâlet tanrısı Şamaş’ın gökteki simgesiydi. Kanatlı bir çember biçiminde tasvîr edilirdi. Ay ve Venüs Tanrısıyla birlikte üçlü oluştururdu. Şamaş’ın temsili Larsa kentinde bulunmaktaydı. Ay’ı simgeleyen de Güneş ve Venüs’ün babası olduğuna inanılan Sin idi. Ur’un kent Tanrısıydı. Evreleri tamamen Ay’a benzeyen, fakat ondan daha parlak ve küçük görülen bir gezegen de Venüs’tü. Yalnız o Güneş’in batmasından az önce veya güneş battıktan biraz sonraki alacakaranlıkta ve devamlı Güneş çevresinde görülür. Gece karanlığında görülemez. Bu nedenle halk arasında; Sabah yıldızı, Akşam Yıldızı, Çoban Yıldızı, Zühre, Çulpan gibi çeşitli adları vardır. Venüs dişilliği simgeler. Roma mitolojisinde Aşk tanrıçasıdır. Hicaz Arapları ve Eski Sûriyelilerce göğün kraliçesi olarak bilinirdi. Bâbil halkına göre Venüs, Savaş Tanrıçası İştar’ın gökteki simgesiydi. Yerdeki simgesi ise arslandı. Bütün âyinler, ona bağlıydı. Yaratıcı ve tek olan Tanrıdan sonra en çok sevilen İştar olduğu gibi, Güneş ve Ay Tanrısıyla oluşturdukları üçlü de en büyük Tanrıya denk tutulurdu. Güney Mezopotamya halkına göre; Tanrıların en büyüğü, Millî Tanrı Marduk’tu. O bir anlamda birlemenin sembolüydü. Çünkü yaratılış destanı, onun üzerine kurulmuştu. İnsanı balçıktan yaratanın da Marduk olduğuna inanılırdı. Önceleri sâdece tarım Tanrısı iken, onu ülkenin en büyük Tanrısı yapan Büyük Reis Hammurabi’ydi. Bu nedenle onu, gök sisteminde en büyük gezegen olan Jüpiter simgelerdi. Yeryüzündeki simgesi ise, Yılan başlı bir Ejderhaydı. Bu temsil Bâbil’de bulunurdu. Kentin doğu kapısından giren kimse, doğruca Esagila tapınağına çıkardı. Bu tapınakta, Marduk’a ait elli beş hücre vardı. Yer ve göğün temel taşı sayılan meşhur Bâbil Kulesi de işte bu tapınağın hemen yanındaydı. Yılan başlı Ejderha da, doksan metre yüksekliğindeki kulenin yedinci ve son katında bulunuyordu. Görüldüğü gibi, Mezopotamya halkı tek İlâh fikrine de sâhipti. Fakat onun yanında pek çok tanrı ve onların simgesi olan putlar edinmişlerdi. Dünyevî işlerinde bu putların İlâhlar katında şefaatçı olduklarına inanmaktaydılar. Ancak âhiret inançlarının olup olmadığı konusunda net bir fikre sahip değiliz. Eğer onların şefaat inançları, sadece dünya işleriyle sınırlandırılamazsa, o zaman bir cins sonraki hayat inançlarından söz edebiliriz. İşte Hz. İbrâhim, araştırmacıların tesbitine göre, bundan yaklaşık dört bin yıl önce yukarıda sosyal ve dînî yapısını arzetmeye çalıştığımız halkın oturduğu Ur kentinde doğmuştu. Putperestler Arasında Seçkin Bir İnsan Hz. İbrâhim, hayatının ilk yıllarını işte böyle bir atmosferde geçirdi. Fakat onun inanç dünyası, peygamberlikten önce bile, resmedilen bu âlemden ayrı ve çok farklıydı. Çünkü o, hepsi bir kimsede bulunamayacak olan pek çok hayır niteliklerini şahsında toplamış kimseydi. Kur’ân-ı Kerîm’e göre o; “Evvâh ve halîm biriydi.” Evvâh kelimesi insanın kederinin iyice artmasından sonra “Ah, âh...” biçiminde çıkardığı seslerden türemiştir. Bir musîbet gördüğünde, çokca âh eden, pek çok niyaz eden, içini çeken, yufka yürekli ve yüreği yanık kimseye evvâh denir. Halîm ise, ince ruhlu, yumuşak huylu merhametli demektir. Başkasına yetişmek için acele etmeyip itidalle haraket eden, kızgınlığı ve öfkesi az olan kimseye de Halîm denir. Allah da Halîm’dir.[27] O’nun ‘Halîm’liği, hiddet ve öfkeyle hareket ederek zulmetmek gibi bir kusurdan yüce olması anlamındadır. Beşerin halimliği ise, zorluklara tahammülsüzlük göstermekten arınmışlığı, eziyet, meşakkat ve mihnetlere karşı gâyet sabırlı oluşu ifâde eder. İbrâhim Peygamberin Allah’ın isimlerinden birisi ile nitelenmesi bu anlamdadır. Öyle ki, Hz İbrâhim (a.s.)’ın halimliği, İlâhî hükme karşı mühlet istemek için meleklerle mücâdele etmeye kadar varmıştı. “İbrahim’den korku gidip yerine müjde gelince, Lût kavmi hakkında bizimle tartışır oldu. İbrahim gerçekten halîm, evvâh ve münîb bir insandı...”[28] Bu âyette, kendisini tamamen Allah’a vermiş anlamında münib sıfatıyla karşılaşıyoruz. Kur’ân’da evvâh ve münîb olduğu bildirilen yalnız odur. Halîmlikle nitelenen bir peygamber daha vardır. O da İbrâhim’in oğludur. Yukarıdaki dört nitelik dışında, Ümmet, Hanîf, Şâkir ve Kânit terimleriyle de anılmıştır: “İbrahim; hanîf olarak Allah’ın önünde kânit bir ümmet idi. Müşriklerden değildi. Onun nimetlerine şâkir idi.”[30] Ümmet, hanîf, şâkir ve kânit terimlerinin anlaşılması, bu âyette de kullanılan ‘şirk’ kelimesinin iyi kavranmasına bağlıdır. Şirk, insanın benliğinde ve varlıklarda bulunan yaratılış belgelerini görmeyerek, yaratılanla yaratanın hak ve hukukunu yer değiştirmek ya da karıştırmaktır. En kapsamlı anlamıyla; doğal olaylarla sergilenen, bağışlama, ödüllendirme ve cezalandırma gibi İlâhî işleri, tesâdüf gibi âdi sebeplere, ya da bazı gizemli varlıklara bağlayarak, Allahtan başkasına yönelmek ve onların önünde eğilmek anlamında küfri bir eylemdir. Genel bir bakışla, birçok Tanrıya tapınmaya şirk denir. Bu nedenle, daha çok İlâhî inanç açısından doğruluğunu savunan, ama gerçekte sapkın olan kimseye müşrik denmektedir. Kur’ânın bütün şirk nitelemelerinde, Tanrı yerine konmuş Putlara tapınmak anlamı vardır. Bu put bütünüyle doğa da olabilir. Ancak, müşrik bir kimsede her durumda gerçek bir Tanrı fikri bulunuyor olmalıdır. Çünkü Kur’ân’dan öğrendiğimize göre; putlara tapınmada şu üç sebebten en az birisi her halukârda vardır. Putlara tapan kimse: 1) Onlarda İlâhî bir gücün var olduğuna inanıyor olabilir. 2) Onların şefaatlarıyla gerçek Tanrının bağışlamasını bekliyor olabilir. 3) Onlara ibâdet ederek gerçek Tanrıya yaklaşmak istiyor olabilirler. İşte “Hz. İbrâhim müşrik değildi” demek, “Bâbilliler müşrik bir toplumdu ama onun inancında böyle şeyler yoktu. Hanîf, şâkir ve kânit bir ümmetti” demektir. Hanîf, bâtıldan hakka yönelen demektir. Yani o putperest bir toplumun inanç ve eyleminden etkilenmemişti, çocukluğunda da erginliğinde de şirke düşmemişti. Şâkir ise, kendisine verilen İlâhî nimetlere şükreden demektir. Bu kelimeyle, şirk’in kök harfleri aynıdır. Fakat, anlamda zıd bir ilişki vardır. Birisi nimetlerin bizzat kendisine, diğeri ise onların yaratıcısına yönelmeyi ifâde eder. Bu harflerden türeyen şükür kavramı dilimizde de kullanılmaktadır. Ancak, bizdeki anlamı, nimetin sahibine sadece ‘teşekkür söylemek’ biçiminde algılanır. Aslında ikram anlamı da vardır. Kur’ândaki bu terim, aynı zamanda Hz. İbrâhim’in destanlaşan misâfirperverliğini de anlatmaktadır. Kânit sıfatına gelince. Bu da yukarıdaki şükür kavramının anlamını tamamlar. Çünkü Kânit, Allah’ın emirlerini hakkıyla yerine getiren demektir. Hz. İbrâhim’in zâtı için kullanılan ümmet kelimesi ise burada iki anlama gelebilir. Birisi; O, tek başına bir ümmetti demek olabilir. Diğeri de bu anlamı tamamlar; O, kendisine uyulan bir imamdı, inanç konusunda kimsenin peşine takılmamıştı. “Allah İbrahim’i halîl edinmişti.” Halîl, dost demektir. Kur’ân’da bu sıfatla nitelenen ondan başka kimse yoktur. Bir beşerin Yaratana dost edilmesinin anlamı nedir? Bu ifâde, İlâhî isimlerin mükemmel bir şekilde açığa çıkması hususunda Hz. İbrâhim’in iyi bir örnek olduğunu akla getiriyor. Yani bu sıfat, Hz. İbrâhim’i İlâhî isimlerin esrarına yüceltmekten bir mecazdır. “Allah Onu dost edinmişti” beyanındaki asıl anlam, onu sevgisiyle sevgisine yüceltti demektir. “O, peygamber bir sıddîk idi.” Her türlü iş, söz ve ahvâlinde çok doğru olan kimseye sıddîk denir. Kur’ân’da bu sıfatla nitelenen Hz. İbrâhim’den başka bir de İdrîs Peygamber vardır. İslâm düşüncesinde sadâkat, imanın temelini oluşturan bir mertebedir. Çünkü sadâkatın velâyetten daha yüce bir mevkisi vardır. Yâni her sıddîk bir velîdir, fakat her velî, sıddîk olamayabilir. Bu durumda sıddîklik peygamberliğe daha yakın bir derecedir. Tabiidir ki; hem velî hem de sıddîk olan bir kimse, peygamber seçilmemiş olabilir. Oysa peygamber seçilenler, aynı zamanda velî ve hem de sıddîk olmaları gereklidir. O zaman velîlik ve sıddîklik, peygamberliğin temeli olan birer nitelik olmaktadır. Bazı meallere bakılırsa, yukarıdaki âyetle ilgili bir çeviri sorunu olduğu görülür. Bu sorun ‘Sıddîkan nebiyyen” şeklindeki formun tercümesinden kaynaklanmaktadır. Ayetteki bu terkib, Türkçeye genel olarak, ‘Doğru bir Peygamber’ şeklinde çevrilmiş. Oysa “Doğru bir Peygamber” nitelemesi, zihinde “Yalancı Peygamber” ihtimalini çağrıştırmaktadır. Allah’ın Peygamber olarak seçtiği kimselerin, peygamberliklerinde zâten doğru olmaları gerekir. Bu formun teknik açıdan doğru bir tercümesine girişmeden önce, meseleyi anlaşılır kılmak için şöyle bir örnek verelim. Hz. Muhammed, peygamber seçilmeden önce emîn bir insandır. Eğer, Hz. Muhammed için; “Emînen nebiyyen” denmiş olsaydı, bu sözün anlamı, “Peygamber seçilen güvenilir biriydi” olur. O zaman biz bu tanımlamayı türkçeye, “Güvenilir peygamber” değil, “Peygamber bir güvenilir” olarak çevirebilirdik. Çünkü o sözün maksadı, Hz. Muhammed’in peygamberliğinde değil, daha önce kişiliğinde güvenilir olduğunu belirtmek, bununla birlikte peygamber seçildiğini de söylemektir. Bu nedenlerden dolayı, âyetteki terkibi, “Doğru bir peygamber” şeklinde tercüme etmek, kanâatimizce yanlış olacaktır. Zâten Kur’ân metninde, peygamberlik doğrulukla değil, doğruluk peygamberlikle nitelenmiştir. Eğer bu formun bir ‘Sıfat’ tamlaması olduğu düşünülüyorsa, peygamberlik doğruluğun sıfatı olarak tercüme edilmelidir. Yok eğer, sıddîk ve nebî isimleri arasında bir ‘Bedel’ durumu düşünülüyorsa, o zaman da iki kelimeyi birbirinden ayırarak, birini diğerine bedel yaparak tercüme edilmelidir. Nitekim bu âyet bazı meallerde doğru olarak; “Bir peygamber, bir sıddîk” biçiminde çevrilmiştir. Doğruluk ve güvenilirlik, kişilerin sorumlu benliklerinin kesb ve gayretle kazandıkları birer makamdır. Peygamberlik ise, kazanılmış değil, yüklenmiş bir görevdir. Peygamber bile olsa bir kimsenin uhrevî karşılığı, sorumlu benliğine göre verilir. Bizce, âyette peygamberliğin üzerine oturtulduğu asıl öğe, güvenirlilik ve doğruluktur. Bu, Hz. Muhammed’in “Güvenilir” bir kimse olduğu için daha sonra peygamber seçilmiş olması gibidir. Nitekim bir âyette, Hz. İbrâhim’in İlâhî sınavda başarılı olduktan sonra, kendisinin insanlara önder seçildiğine temas ediliyor: “Hani Rabb’i, İbrahim’i bazı kelimelerle imtihana çekmiş, o da onların hakkını vermişti de Rab şöyle demişti: “Seni insanlara önder yapacağım.” İşte bizim anlatmak istediğimiz şey, tamamen bu âyetteki gibidir. Yani peygamber seçilmeye esas olan şey, onun başarısıdır. “Peygamber sıddîk” formundan anlaşılması gereken de, Hz. İbrâhim’in, karakterinde bulunan hasletlerden dolayı peygamberliğe olan liyâkat ve ehliyetidir.
Eski Ahit, Tekvin , 11/8-9. Yahut Agade devleti, İ.Ö. 2325 de kuruldu. Tarih İ.Ö. 2100 de hânedanlığının kurucusu Ur-Nammu’dur. III. Ur kralı Bur-Sin ile, Asur kralı Rahip Zarikum çağdaştırlar. Bu kanunların yazı dili Akadca’dır. Asur daha sonra hânedan ismi de olmuştur. Ayrıca millî bir Tanrı’nın da ismidir. Araştırmacılar, Kuzey Mezopotamya’da Urfa, Mardin ve Ebla arasına düşen başka bir Ur kentinden daha söz ederler. Ancak bu konudaki bilgiler henüz net değildir. Bu mezarlar, Arkeolog Woolley’in (1880-1960) yaptığı çalışmalarla gün ışığına çıkmıştır. Tatlı suların tanrısı olarak bilinir. Aynı zamanda bilgelik ve büyü tanrısıdır. Başka bir adı Enki’dir. Yer, hava ve fırtına tanrısı. Tanrıların babası ve kralı, Tanrı İştar’ın da kocasıdır. [16] Kur’an-ı Kerîm, Neml 27/23-24. [17] Bize öyle geliyor ki, Yıldız ve Gezegen farkı, Kur’ân dilinde de açığa çıkmaktadır. Kur’ân, aynı yerde sâbit olduğu görülen yıldızlara Necm, gezici olanlar için de Kevkeb der. Nitekim yerden izleyenlere göre sürekli hareket halinde görülen, Ay ve Güneşle birlikte anılan gök cisimlerine kevkeb demektedir : “Bir vakit Yûsuf babasına şöyle demişti: ‘Babacığım ben rüyada onbir kevkeb ile güneşi ve ayı gördüm; onlar bana secde ediyorlardı.” K. Kerîm: Yusuf 12/4, Kelime bir de Hz. İbrâhim’le ilgili yerde geçer: “Gece üstüne çökünce bir kevkeb gördü de ‘işte Rabbim bu’ dedi. Battığında ise ‘batıp gidenleri sevmem’ diye konuştu.” Enâm 6/75-76.Kevkeb’in çoğulu kevâkib’dir. Kur’na göre onlar yeryüzünde yaşayanlara en yakın olan göğü (Saffât 37/6) süsleyen misbahlar’dır. (Fussilet 41/2,67/5) Onların dağılmaları hayatın sonu olur. (Cin 72/2) Diğer gezegenlerden Uranüs’ün varlığı 1781 de keşfedildi. Neptün ve Plüton ise teleskopla da görülemiyor. Yahut, Şemeş, Şammas veya Utu. Yahut Nanna veya aydınlatan ve ışık veren Fennar. Bu duruma göre Hammurabi’ye kanunları yazdıranın da o olması gerekir. Ancak, Tarihî belgelerde kanunları vahyedenin, Güneş Tanrısı Şamaş olduğu belirtilir. İ.Ö. 19. ve 17. yüzyıllar arasındaki bir tarihte. (Arif Abdulfettah Tabbâra, Kur’ân Peygamberler ve Peygamberimiz, İstanbul, 1982.) Onun yaşadığı tahmin edilen tarihler, Hammurabi dönemine pek yakındır. Hammurabi’nin krallığı da, İ.Ö. 1728 ile 1686 yılları arasındadır. Tekvîn :11/27-28. Araştırmacılar, Tevratı’ın İ.Ö. üçüncü yüz yılda Yunanca’ya çevrilen metninde, Ur adı yerine Chaldäer yazılı olduğunu, İbrânîce metinde ise bu ismin Ur-Kasdim şeklinde belirtildiğini söylerler. Muazzez H. Çığ, İbrâhim Peygamber, İstanbul, 1997. Bazı Arap-İslâm tarihçileri, Hz. İbrâhim’in Bâbil kentinde doğduğunu belirtirler. İbnu’l-Esîr, el-Kâmil Fi’t-Tarîh Söylentilere göre, Nemrud’a danışmanlık yapan kâhinler varmış. Onlar yakında doğacak bir çocuğun saltanatına son vereceğini söylemişler. Bunun üzerine Nemrud yeni doğan bütün erkek çocukların öldürülmesini emretmiş. Azer hâmile eşini halkın gözünden saklıyarak Basra ile Kûfe arasında kalan Kûse köyü yakınlarındaki bir mağaraya götürmüş. Hz. İbrâhim, kamerî aylardan muharremin onunda (aşûre günü) işte bu mağarada dünyaya gelmiş. Halîm, Allah’ın güzel isimlerinden birisidir. Bu ismin kullardan birisine sıfat olmasını şöyle açıklayabiliriz. Mesela görmek üstün bir niteliktir, Allah görür deriz. Görme fiilinden yapılmış ‘el-Basîr’ ismini Onun isimleri arasına katarız. Fakat insanlar, hatta hayvanlar da görürler. Ancak bu görmeler, nitelik bakımından birbirlerinden farklıdır. Öyleki, insan ve hayvanın görme farkı mâhiyettedir. Hem onların gördükleri ihata edebildikleridir. Bu iki cins, göz veya benzeri bir araçla görürler. Nitekim bu âzâları fonksiyonsuz olduğu için göremeyenlerden söz edebiliyoruz. Bu nedenle ‘Görme’ fiilinden onlara isim değil sıfat yaparız. Oysa İlâh vâsıtasız bir biçimde zâtıyla görür. Varlığın tamamını ihata eder. Bu nedenle ‘Görme’ fiilinden yapılan isim Ona aittir. Böyle yüce bilinen isimlerin hepsi Onundur.İlâh’ın ‘Halîm’liği, hiddet ve öfkeyle hareket ederek zulmetmek gibi bir kusurdan yüce olması anlamındadır. Beşerin halimliği de, zorluklara tahammülsüzlük göstermekten arınmışlığı, eziyet, meşakkat ve mihnetlere karşı gâyet sabırlı oluşu ifâde eder. İbrâhim Peygamberin Allah’ın isimlerinden birisi ile nitelenmesi bu anlamdadır. Öyle ki, Hz İbrâhim (a.s.)’ın halimliği, İlâhî hükme karşı mühlet istemek için meleklerle mücâdele etmeye kadar varmıştır. “Ortak koştuğunuz şeylerden uzağım ben.” En’âm 6/79. [33] Ca'd b. Dirhem, Hz. İbrahim'in "Allah'ın dostu" olduğunu inkâr ettiği için Basra Valisi Hâlid b. Abdullah el-Kasrî tarafından 124/741 yılında öldürülmüştü. [35] Meryem 19/56. İdrîs (a.s.) ın Hz. İbrâhim’den daha önce yaşadığı bilinmektedir. Söylentilere göre, o ilk kalem kullanan peygamberdir. Bu nedenle yazarların pîri olarak tanınır. [36] Hamdi Yazır; “O, bir sıddîk, bir peygamberdi.” İzmirli İsmâil Hakkı: ‘Baştan aşağıya doğru idi, peygamber idi.’ Ayrıca bak; Muhammed Esed; a.g.e, Muhammed Hamîdullah, Le Saint Coran, ilgili âyet. Ömer Rızâ Doğrul ilgili âyeti, Tanrı Buyruğu adlı mealinde; ‘Kitapda İbrâhim’i de yâdet. O dosdoğru bir insandı, bir Peygamberdi’ şeklinde çevirdiği halde (Bak; İstanbul,1934) daha sonraki basımlarda bu meal şöyle değiştirilmiştir. ‘Kitapta İbrâhim’i de yâdet. O dosdoğru bir peygamberdi.’ (Bak; İstanbul, 1980) |