image image image image image image image image image
EVET
Oruç Ülkesi
21. Yüzyılda Küresel Yönetişim ve Üniversiteler
Musa-İsa-Muhammed
AHİR ZAMAN İLMİHALİ
Sünnet ve Hadis
Recep ve Şaban Kokularını Ramazan'dan Aldılar
İSTİÂZE - III (Neûzü Billah)
ISLAHAT HAREKETİ
EVET     Kul! Sahipleniyor cihanı, ağzı da ne büyük yutacak Tekmil veriyor varlık Tüm ordular secdede Ölüyken bir zamanlar, hayali var şimdi Ölümü ateşe atacak!
Oruç Ülkesi     Oruç   Ülkesi                                                                                    Sezai KARAKOÇ        Oruç, metafizik âleme açılan pencerelerin ortamıdır mümin için. Fizik karartıların gönül ışığıyla silinişi. Öteleri görüş ve ötelere eriş, maddi perdelerin inceltile inceltile öteyi gösterir hale getirilişi.
21. Yüzyılda Küresel Yönetişim ve Üniversiteler *21.Yüzyılda Küresel Yönetişim ve Üniversiteler       Prof. Dr. Ahmet DAVUTOĞLU   Ben her şeyden önce, bu sene eğitim faaliyetlerine başlayacak olan İstanbul Şehir Üniversitesi’nin ülkemizin entelektüel dünyasına, eğitim dünyasına ve sadece ülkemizin değil küresel alanda da dünya kültürüne katkı yapacağı ümidiyle hayırlı olsun diyorum. Gerçekten Türkiye son dönemde eğitim alanında, özellikle üniversitelerin yaygınlaşması anlamında çok ciddi atılımlar yaşadı. İnşallah bu üniversitelerimiz kısa zamanda ulusal sınırları aşıp uluslararası ölçekte de çok önemli bilimsel çalışmalara öncülük edecekler.
Musa-İsa-Muhammed Burada ve Şimdi       Ali İZZETBEGOVİÇ   İslâm tarihi iki kısma ayrılır: Muhammed (a.s) den evvel ve sonra. Birincisini ve onun bilhassa Yahudilikle ve Hıristiyanlığı içine alan son kısmını dikkate almadan ikincisini (asıl İslâm tarihini) tamamen anlamak mümkün değildir.
AHİR ZAMAN İLMİHALİ       İhsan ELİAÇIK         Türkiye’nin saygın ilahiyat akademisyenlerinden değerli hocam Prof. Dr. Hayri Kırbaşoğlu’nun “Âhir zaman ilmihâli” adlı son çıkan eseri, adından da anlaşılacağı gibi “Yaşayan ilmihâl” olma iddiasıyla kaleme alınmış… Sizlere, bu makalede, yaz boyunca okuyabileceğiniz bu güzel eseri tanıtmak istiyorum. Eser, İslam’a yönelik temel bakış açısı, konuları ile alış biçimi, zamanın ruhunu yakalamaya çalışan perspektifi ve en temel iddiası olan “âhir zamanın” yani son zamanların/yaşadığımız çağın meseleleri üzerinde yoğunlaşmasıyla “inşa” çağı ilmihali olma özelliğine sahip.
Sünnet ve Hadis             Sünnet ve Hadis                            Prof. Dr. FAZLUR RAHMAN       Geçen kısımda, Hadis’in temel konularından bazılarını “objektif olarak”, hadise sıkıca bağlı ve duyarlı kimselerin nazarında ise acımasızca ve hatta belki de haksız bir şekilde inceledik.
Recep ve Şaban Kokularını Ramazan'dan Aldılar     Recep ve Şaban Kokularını          Ramazan’dan Aldılar                                         Mustafa İSLAMOĞLU     Halkın tasavvurunda “Üç Aylar” diye şöhret bulmuş. Bu şekliyle bir delile dayanmasa da, özde sahih bir delilden yola çıkılarak şöhret bulmuş bir ifade. Üç aydan kasıt, ardı ardına gelen kamerî aylar olan Receb, Şaban ve Ramazan.    Rasûlullah’ın bu ayların ilki olan Receb girince “Allahümme barik lena fi recebe ve şa’bân, ve belliğna ramazan: Allah’ım Receb ve Şaban’ı bize bereketli kıl ve bizi Ramazan’a erdir” diye dua ettiği rivayeti sabit. 
İSTİÂZE - III (Neûzü Billah)                N e û z ü       B i l l a h                                                                                               Ahmet BAYDAR   Yazımızın önceki iki bölümünden anlaşılmış olmalıdır ki Kur’ân’da teklif edilmiş olan “istiâze” nin hakikati, ilahî mesajın tebliği esnasında (yani Kur’ân okunduğunda) karşılaşılacak meşakketli durumlarda Allah’a sığınmaktır. Bizce Mushaf’ın son suresinde teklif edilen “sığınma”da da bu hakikate işaretler bulunmaktadır.
ISLAHAT HAREKETİ TOPLUMUN DEĞİŞİMİ     Malik Bin Nebi Bir toplum kendi içindeki değiştirmedikçe, kuşkusuz Allah da o toplumun bulunduğu durumu değiştirecek değildir. Ra’d/11  
iBRAHiMi OKUYUŞ (IV) - Ateşten Hicret PDF Yazdır e-Posta
Makaleler - iBRAHiMi OKUYUŞ

 

 

A T E Ş T E N   H İ C R E T 

 

Hz. İbrâhim’in, putları parçalamasından sonra gelinen son nokta, halkla arasındaki gerginliği iyice artırmıştı. Fakat onun konuşmaları aynı tarzda devam etmekteydi. Kesin deliller getirerek yaptığı mantıklı konuşmalar üzerine, toplumunun cevabı sadece saçmalamak olmuştu. Şunları söylüyorlardı:

- Yakın Onu! Eğer birşey yapmak istiyorsanız, ilâhlarınıza yardım edin.[1]

- Bir bina yapın da Onu ateşin ortasına fırlatın.[2]

- Öldürün onu![3]

 

Tuzak kurmak, hatta Onu yakmak istemişlerdi. Ama onların ateşleri İbrahim’e serin ve selam olmuştu.[4]

Allah onu toplumun ateşinden kurtarmıştı. Sonunda kendi tuzaklarına düşmüşler, sefil ve rezil olmuşlardı.[5]

Onları sefil ve rezil eden afetin ne olduğu Kur’ân’da belirtilmez. Fakat söylentiye göre; Hz. İbrâhim’in hicretinden sonra Nemrud’un yurdunu sivrisinekler kuşatır. Pek çok kimse sivrisinek yüzünden ölür. Nemrud’un ölümü de burnundan girerek beynine kadar ulaşan bir sivrisinek yüzünden olur.

Kur’ân, Hz. İbrâhim’in fiilen ateşe atılmış olduğundan da sözetmez. Hz. İbrâhim’in bedeniyle ateşe atıldığını ve mucizevî bir biçimde yanmadan ateşin içinde tutulduğunu beyan eden bir ifâdeye rastlanmaz. Dahası, müşriklerin İbrâhim’e tuzak kurmak istedikleri, ama bunda başarılı olamayıp hüsrâna uğradıkları; “Allah Onu ateşten kurtardı” açıklamasından daha sonra gelir. Ayrıca, yine bu Sûre’nin yetmiş birinci âyetinde, Lût’un da İbrâhim’le birlikte kurtarılarak mübârek bir yere ulaştırıldıkları beyan edilmektedir. Bu âyette ikisinin de kurtarılmasını belirten Necceynâ fiili, Hz. İbrâhim’in ateşten kurtarıldığını anlatan encâ fiilli ile aynı köktendir. Oysa, Hz. Lût’un ateşe atılması söz konusu değildir. Bu iki peygamberin aynı dönemde ve aynı coğrafyada yaşamış olmaları, her ikisinin de toplum karşısındaki durumunu anlatmak için ortak bir fiilin kullanılması, İbrâhim’in fiilî bir ateşe atılmadığı, ama Lût ile birlikte toplumsal bir baskı ateşine tabi tutuldukları görüşünü haklı göstermektedir. Kaldı ki; “Allah onu ateşten kurtardı” ifadesinden, onun ateşe hiç atılmamış olduğunu anlamamız da mümkündür.

Şunu da hatırlamak da fayda var. Eski dönemlerde ve yukarıda temas edildiği üzere Hz. İbrahim döneminde ateş bir tanrıdır. Ahdi bozmakla itham edilen kimselere "ateş imtihanı" uygulanırdı.[6] Doğuda, kendisinden kuşkulanılan kimsenin iki ateş arasından geçirilmesi, ateşin etrfında dönmesi ve üzerinden atlaması suretiyle yapılan birçok sınavdan söz edilir.[7] Bunlardan biri de Şehname’nin ünlü kahramanı için anlatılandır. Siyaveş’in masum olup olmadığının anlaşılması için iki ateş yakılır. Sivayeş, alevleri göklere yükselen bu ateşlerin arasından geçirilir. Ateş tanrısı ona serinlik verdiği için sağlamca çıkar. Sonunda masum olduğunu kanıtlar.

Bütün bunlardan sonra anlaşılan odur ki; Hz. İbrâhim toplumsal bir muhâlefete ve şiddetli bir zulme maruz kalmıştı. Fakat İbrâhim, onların bu "taassup ateşi"ne karşı gösterdiği direnç sâyesinde, sonraki hayatında üstün bir mânevî güce, ruhsal kararlılığa ve iç huzuruna erişmişti. İşte bu durumu, Kur’ân, temsîlî bir üslup içinde anlatmaktadır.[8]

Sonunda Hz. İbrâhim ve kardeşinin oğlu Lût, inançsızlardan kurtarılıp, ‘İçinde âlemlere bereketler saklanılan bir toprağa’ ulaştırılmıştı.[9] Onların hicret seyri, Kur’ân-ı Kerîmde ayrıntılı değildir, fakat Kitab-ı Mukaddeste mufassal bilgi verilir.

Yeni Ahit’in anlatımına göre bu hicret özet olarak şöyledir: Allah, İbrâhim’e Kildânîlerin oturduğu Mezopotamya’daki akrabalarının yanından çıkıp göstereceği topraklara gelmesini emreder. O da bu memleketden ayrılıp önce Harran’a gelir. Babası öldükten sonra da oradan Kenan topraklarına geçer.[10]  

Tevrat’ın daha da detaylı anlatımına göre ise;[11]  Lut’un babası olan Haran Ur’da ölmüştür. Terah, oğulları İbrâhim ile Nahor’u ve ailelerini yanına alır. Torunu Lut’u da alıp yola çıkarlar. Önce Anadolu’da bulunan Harran’a giderler. İbrâhim yeğeni Lut’la birlikte oradan Filistin topraklarında bulunan Kenan illerine gider. Onun bu topraklar’a gidiş nedeni ticaret amaçlıdır. Fakat Kenan illerinde kıtlık olur. Bu nedenle oradan da hemen Mısır’a göçerler.[12] Mısır’da birkaç yıl kalırlar. Oradan da tekrar Kenan diyarına dönerler. Dönüşlerinde hükümdar onlara; koyun, sığır, eşek, deve, köle ve câriyeler vererek uğurlar. İbrâhim Peygamber’in yeğeni Lut, Erden havzasına gider. Burası Sodom ve Gomorra kentlerinin[13] bulunduğu yerdir.

Fakat orada, ahlâksız bir toplum yaşamaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de bu halkın Lût peygamberle olan diyaloglarına temas edilir:

- Hâlâ sorumluluk duymuyor musunuz? Ben size gelen güvenilir bir elçiyim. Artık Allah’a karşı duyarlı olun, bana da itaat edin. Ben bu iş için sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim yalnız âlemlerin Rabbi’ndendir. İnsanların içinden erkeklere gidiyor da, Rabbinizin sizin için yarattığı eşleri bırakıyor musunuz? Doğrusu siz haddi aşmış bir toplumsunuz.

- Lût! Eğer bu tavrını sona erdirmezsen, yemin olsun bu topraktan sürülenlerden olacaksın.

- Ben sonuna kadar sizin şu yaptığınızı kınayanlardan olacağım. Rabbim, beni ve ailemi bunların yaptıklarından koru”[14]

Artık Hz. İbrâhim çok yaşlanmıştır. Kendisine çocuk lütfetmesi için sürekli Allah’a niyazda bulunmaktadır.[15] Birgün misafirleri gelir. Bunlar, onun daha önce hiç görmediği ve tanımadığı kimselerdir.[16] Bu sırada Lût (a.s.) da yanlarındadır ve konuşulanlar yüzünden eli-kolu birbirine dolanacak, fenalaşacaktır.[17] Hz. İbrâhim fazla beklemeden, hemen ailesinin yanına gidip, onlar için semiz bir danayı[18] kızartıp misâfirlerine getirir.[19] Önlerine sürerek yemelerini teklif eder. Fakat ellerinin yemeğe gitmediğini görür. Bu nedenle içine bir kuşku düşer.[20] Onlardan işkillenip ürperir.[21] Sonra da bu duygusunu onlara açıklar:

- Biz sizden korkuyoruz, siz kimsiniz?[22] Amacınız nedir?[23]

- Korkma İbrâhim! Biz, üzerlerine Rabbin katından, sınır tanımazlar için işaretlenmiş çamurdan taşlar[24] atalım diye günahkâr bir topluluk olan[25] Lût’un kavmine gönderildik.[26] Biz Onun yaşadığı kentin halkını helak edeceğiz. Çünkü onlar zâlim olmuşlardır.

- Ama Lût da var orada.

- Lût’un ailesi suçlu değildir. Biz onların hepsini kurtaracağız.[27] Orada kim olduğunu biz daha iyi biliyoruz. Karısı geride kalanlardan olacak. Korkma Lut, tasalanma. Biz seni de aileni de kurtaracağız. Ama eşin azaba terk edilenlerden olacaktır. Şu kent halkı üstüne, yaptıkları fenalıklardan ötürü gökten bir felaket indireceğiz.”[28]

- İbrâhim, sana da bilgin bir oğlan müjdeli-yoruz.’[29]

- (Eşi Sâra) Vay başıma. Doğuracak karı mıyım ben? Kendim bir kocakarıyım, kocam da bir ihtiyar. Gerçekten şaşılacak şey bu.[30] Ben, doğurma yaşını geçmişim.[31]  İhtiyarlık yakama yapıştıktan sonra mı bana müjde veriyorsunuz! Neye dayanarak müjde veriyorsunuz?”[32]

- Allah’ın emrine mi şaşıyorsun? Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerinizdedir ey ev halkı! O Hamîd’dir, Mecîd’dir.[33] Rabbin böyle buyurmuştur. Hüküm ve hikmet sahibi Odur, en iyisini bilen de Odur.[34] Hakk’a dayanarak müjdeledik sana, sakın ümitsizliğe düşenlerden olma.

- (İbrâhim) Sapıtmışlardan başka kim ümit keser Rabbinin rahmetinden![35]

Fakat İbrahim'in aklı, Lut kavminin yok edileceği meselesine takılmıştır. Çocuk müjdesiyle misâfirleri tanımamaktan kaynaklanan korkusu dağılınca, Lût’un kavminin bağışlanması hakkında elçilere tekrar yalvarıp yakarmaya başlar. Ama misâfirler bu durumdan hoşlanmazlar. Ona şöyle derler:

İbrahim! Bu halinden vazgeç. Rabbinin emri gelmiştir. Geri çevrilmez bir azap onların enselerine binecektir.[36]

Bunun üzerine, Hz. Lût ve ona uyanlar kurtarılır. Kocasını izlemek yerine, sapkın halkla kalmayı seçen kendi karısı[37] dâhil, diğer zâlimlerin üzerine helâk edici bir yağmur yağdırılır. Uyarıldıkları hâlde uslanmayanların sonları böyle korkunç olur.[38]

Hz. İbrâhim’in Nesli Çoğalıyor

Tevrat’a göre; İbrâhim peygamberin ilk çocuğu İsmâil ikincisi de İshâk’dır. Her ikisi de Hz. İbrâhim’e ayrı ayrı müjdelenmişlerdir.[39] Çocuk müjdelenmesi olayının Kur’ân’daki anlatımında da, iki farklı kökten kelimeler kullanılır. Bizce bu durum Kur’ânın da, İsmâil’in babasına, İshâk’ın annesine, ayrı ayrı müjdelenmelerinden söz ettiğini göstermektedir.

Birinci müjde, Hicr Sûresinin onbeşinci âyetinde temas edilendir. Hz. İbrâhim’e hitaben ‘Sana bilgin bir çocuk müjdeliyoruz’[40] şeklinde, ileride peygamber olacak ve ona ‘yardımcı’ olacak bir çocuğun muştulanmasıdır. Bu Melekler’in sözüdür ve muhatap bizzat İbrâhim’in kendisidir. Zâriyât Sûresinde ise bu muştulama hikâye edilir. Burada da, müjde verilen kimseye ait olan zamir, yine İbrâhim’e işâret eder.

Ona (İbrâhim’e) bilgin bir çocuk müjdelediler.[41]

Bizce bu ‘Bilgin çocuk’, başka bir âyette ‘Yumuşak huylulukla’ nitelenen çocukla aynıdır. O da Peygamberin ilk oğlu İsmâil’dir. Nitekim ‘Yumuşak huylu’ çocuğun muştulandığından söz eden âyette bu müjdenin Hz. İbrâhim’in kendisine verildiği beyan edilir.

Bunun üzerine biz Ona (İbrahim'e) yumuşak huylu bir oğlan müjdeledik.[42]

İkinci müjdeye ise Hûd Sûresinin yetmişbirinci ayetinde temas edilir. Yukarıdakilerden farklı olarak, İbrâhim (a.s.)’ın kendisine değil, onun eşine yapılan bir müjdedir bu:

O (kadına) İshâk’ı müjdeledik, İshâk’ın ardından da Yâkub’u.

Burada, müjdelenenin erkek değil ‘Kadın’ olduğu ‘Müjdesi’ verilen çocuğun da İsmâil değil İshak olduğu açıkça belirtiliyor. Hz. İbrâhim’in kendisine Mısır diyarında hediye edilen cariye eşi Hâcer’den bir oğlu olmuştu. Ancak özgür Sâra yüz yıla yakın süredir İbrâhimden çocuk bekliyordu. [43]  Bu nedenle bu yeni çocuk Hak Teâlâ’nın öncelikle Sâra’ya bir muştusuydu.

Bununla birlikte İshâk’ın doğumu, Hz. İbrâhim için de, bir müjde olarak nitelenebilirdi. Bu elbette, Sâra’nınki gibi ilk çocuk müjdesi değil, fazladan olan bir ‘Bağış müjdesi’ olabilirdi. Nitekim Kur'ân, İbrâhim'in ikinci kez baba oluşunu başka bir fiille niteler:

Ona (İbrâhim’e) ayrıca İshak'ı ve Yakub'u nâfile olarak bağışladık.[44]

İshâk’ın İbrâhim (a.s.) a müjdelenmesini anlatan bundan başka üç âyet de, ‘Bağışlama’ anlamına gelen ‘V-H-B’ kök harfleriyle sözetmektedir. Her üç âyette de, İshâk’ın, Hz. İbrâhim’e bir bağış olarak verildiği bildirilmiştir. O âyetlerden birisi şudur;

Biz, İshâk’ı ve Yakub’u Ona (İbrâhim’e) bağışladık.[45]

Bu tahlillerden sonra şunu söyleyebileceğimiz kanaatindeyim. Hz. İbrâhim, önce Hâcer’den doğan İsmâil’le müjdelenmişti. Ondan sonra da, öncelikle Sâra’ya dolayısıyla da İbrâhim’e, İshâk’ın ve Yakub’un ‘Bağışlanacağı’ muştulanmıştı.

İbrahim Peygamber’in ‘Yumuşak huylu’ oğlu, Onunla birlikte koşacak yaşa gelince, rüyâsında onu kestiğini görür. Fakat Allah onun yerine büyük bir kurbanlık verir. Sonra gelenler içinde onu hatırlatan birşey bırakılır.[46]

Yeryüzündeki İlk Mâbet Onarılıyor

Bazı kaynaklara göre; İsmâil ile İshak çocukluk yaşlarında iken birbirleriyle anlaşamazlar. Bu nedenle, Sâra ile kuması Hâcer arasında bir geçimsizlik çıkar.[47] Sonunda Hz. İbrâhim, Hâcer ve oğlunu, onlardan ayırmaya karar verir.[48]

Tevrat’ta anlatıldığına göre, İshak sütten kesildiği gün, annesi onun için bir ziyâfet verir. İşte bu toplantıda Hâcer’le Sâra’nın arası açılır. Sâra artık bundan sonra kumasının evden kovulmasını ister. İbrâhim de eşi Sâra’nın bu dediğini yapar. Onları alıp "Faran" çölüne götürür.[49] Burası Filistin'in en güney ucu olan ‘Beer-şeba’ kırlarıdır.[50] Buralar eski kentli Yahûdîler için Hicazı’da kapsayan bir bölge olmalıdır. Kur’ân-ı Kerîm, oranın ‘Bekke’ olduğunu belirtir.[51]

Hz. İbrâhim’in eşi Hâcer’le oğlu İsmâil’i, ilk eşinin kıskanması ve çocukların da geçinememesi nedeniyle bir kırba su ve bir dağarcık hurma ile ıssız bir çöl ortasında yapayalnız terkedip de tekrar eşi Sâra’nın yanına döndüğü biçimindeki rivâyetler yoruma muhtaçtır. Bir peygamber, eşini ve küçücük çocuğunu, kimsesiz bir çölde perişan bir hayata terketmiş olamaz.

Mekke’nin bir yerleşim birimi olması, bazı haberlere göre insanlık Tarihiyle başlar. Orada bulunan Kâbe’nin tarihi de, ilk insana kadar inmektedir. Kur’ân’ın beyânına göre de, Kâbe yeryüzünde Allah adına yapılan ilk binadır. Fakat bu bina daha sonra Nuh tûfanında kumlar altında kalmıştır.

Tarihî kaynaklar, Hz. İbrâhim’in Mekke’ye gelmesinden daha önce orada yerleşik bir hayatın olduğunu bildirmektedir. Tarihçilere göre kentin ilk sâkinleri Amâlika[52] Araplarıdır. İsmâil ve annesi oraya yerleştikten sonra, Yemen’den başka bir Arap soyu olan Cürhümlüler gelerek Amâlika toplumunu oradan sürmüşlerdir.[53]

Zâten Kur’ân-ı Kerîm, Hz. İbrâhim’in eşi Hâcer’i ve oğlu İsmâil’i Mekke’ye getirme sebebini, iki kumayı ve çocuklarını birbirinden ayırmak amacına bağlamaz. Onları ‘Namazı kılmaları’ için oraya getirmiş olduğunu belirtmektedir.[54] Bu konudaki âyetten anlamamız gereken birşey olmalıdır. Başka yerlerde de namaz kılınabilirdi. Demek ki Bekke kenti, o zaman da dînî bir merkez olarak bilinen, hatta ziyâretçileri olan bir yerleşim birimidir. Bu durumda Mekke, kimsenin yaşamadığı ıssız bir çöl değildi.

Bu konuda temas edebileceğimiz bir başka hususta Kur’ân’ın, o günün Mekke’sinden, yerleşim birimi anlamında ‘Beled’ şeklinde söz etmesidir.

Bir zaman İbrahim şöyle demişti: "Rabbim, bu beldeyi güvenli kıl. Beni ve oğullarımı putlara kulluktan uzak tut.[55]

İslâm kaynaklarında İsmâil’in süt çağında Mekke’ye getirildiği belirtilir. Eğer böyleyse, babası defalarca onları ziyârete gelmiş, sonuncusunda da hem ‘Rüyâ’ olayı hem de Kâbe’yi tamir işi gerçekleşmiş olmalıdır. Tevratın nakline göre ise; İsmâil annesiyle birlikte Mekke’ye geldiklerinde on üç yaşlarındadır. Yani bebek çağında değil, aksine en azından inşâatta babasına yardım edebilecek bir yaştadır.[56] Bütün bunlar Allahu Teâlâ’nın, orada İbrahim’e ulaştırdığı sözlerden anlaşılmaktadır.

Tavaf edenler, kendilerini ibadete verenler, rükû-secde edenler için evimi temizleyin.[57]

Hz. İbrâhim ve oğlu Beytullah'ın eski temellerini bularak yeniden inşa etmişlerdir. İbrâhim, binanın temellerini yükselttikten sonra şöyle yakarır:

Rabbimiz, bizden gelen niyazları kabul buyur; sen her şeyi çok iyi duyarsın, her şeyi çok iyi bilirsin. Rabbimiz! Bizi, iki müslüman kıl. Soyumuzdan da sana teslim olan bir ümmet oluştur. Bize ibadet yerlerimizi göster, bizim tövbemizi kabul et. Sen, tövbeleri kabul edersin, rahmetini cömertçe yayarsın. Rabbimiz! İçlerinden onlara, senin ayetlerini okuyacak, kendilerine Kitap'ı ve hikmeti öğretecek, onları temizleyip arındıracak bir elçi gönder. Sen tüm ululuk ve onurun sahibisin, tüm hikmetlerin kaynağısın.[58]

Rabbim beni, namazı özenle yerine getiren bir insan yap. Soyumdan da. Rabbimiz, duamı kabul et. Rabbimiz, hesabın ortaya geleceği gün; beni, anne-babamı ve inananları affet.[59]

"Rabbim! şurayı güvenli bir bölge yap, halkının Allah'a ve âhiret gününe inananlarını çeşitli ürünlerle rızıklandır."[60]

Rabbım beni ve oğullarımı putlara kulluktan uzak tut. Onlar insanlardan birçoğunu saptırdılar. Artık beni izleyen bendendir. Bana isyan edene gelince, onun hakkında sen Gafûr ve Rahîm'sin. Ey Rabbimiz! Ben, çocuklarımdan bir kısmını senin kutsal evinin yanındaki, ziraata elverişsiz vadiye yerleştirdim ki, namazı kılsınlar. Ey Rabbimiz! Sen de insanlardan bazı gönülleri, onlardan hoşlanır yap. Çeşitli meyvalarla onları rızıklandır ki, şükredebilsinler. Rabbimiz, hiç kuşkusuz sen bizim gizlediğimizi de bilirsin açığa vurduğumuzu da. Ne yerde ne gökte, hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz.[61]

Hz. İbrâhim, Bekke’den sonra tekrar Filistin topraklarına döner. Şimdi yerinde "Beitin" kentinin bulunduğu "Beyt-el"de,[62] "Tel-Balata" dağlarındaki Şekem’de ve Mambre meşeliğindeki Hebron’da yeni dînî merkezler edinir.[63] Daha sonra Hebron kentinde vefat eder.[64] Şimdi bu kent, Kur’ân’da Onu niteleyen "el-Halîl" ismiyle anılmaktadır.

Hz İbrâhîm, oğullarına "İslâm"ı tavsiye etmiş,[65] Allah da Onun âilesini, seçip âlemlere üstün kılmıştır.  Onun soyu içine peygamberlik ve Kitap yerleştirmiş, ödülü de daha dünyada iken verilmişti.[66] Neslinden çok kimse Allah’ın buyruğuyla yol alan önderler yapılmıştı.[67]

AHMET BAYDAR


[1] Enbiyâ 21/68.

[2] Saffât 37/97.

[3] Ankebût 29/24.

[4] Enbiyâ 21/68-71. Söylentilere göre, Hz. İbrâhim bizzat ateşe atılmış ve yedi gün ateşte kalmış. Ateş gömleğini yakamadığı için ona da birşey olmamış. Daha sonra da dünyada en çok lezzet aldığı şeyin ateşte kalmak olduğunu söylemiş.

[5] Ankebût 29/24.

[6] Benzer bir uygulama da su iledir. Suçlunun başı bir suya sokulur, o esnada bir ok fırlatılır. Hantal birisi bu oku düştüğü yerden alıp getirene kadar suçlu su içinde dayanabilirse berat eder ve suçsuz olduğuna inanılırdı.

Kur’ân da ateş ve kaynar su cinsinden ilahi azaptan söz etmektedir. 

[7] Bkz. Jean-Paul Roux, Türkler'in ve Moğollar'ın Eski Dini, s. 178-179, İstanbul 1998.

[8] Muhammed Esed, Kur’ân Mesajı, Ömer Rıza Doğrul, Tanrı Buyruğu, her iki eserde de Enbiyâ 21/69’un açıklamaları.

[9] Enbiyâ 21/70-71.

[10] Rasullerin İşleri, 7/1-20.

[11] Tevrat, Tekvîn : Bab, 10-13.

[12] İbrâhim ve âilesinin Mısır’da kaldıkları yöre hakkında bilgimiz yoktur. Mısır coğrafyasında  İ.Ö. 3000 yıllarında başkent Menfis’tir. O döneme ait diğer yerleşim birimleri de; Teb, Heliptis, Fustat (Kâhire), Anaris ve Tanis kentleridir. Hz. İbrâhim’in yaşadığı devirde ise siyâsî ve ticârî merkez, Yukarı Mısır’da Nil kıyısında bulunan Uaset (Niut -Teb) kentidir. Bu şehrin sakinlerinin, Kenan illeriyle ticârî ilişkilerini geliştirmiş olduğu da bilinmektedir. O zaman Mısır yönetiminde de Firavunların xıı. sülâlesi vardır. Amemhat (Ammenemes) adını taşıyan bu dört yöneticinin zamanı (İ. Ö. 2000-1785 yılları) siyâsî ve dînî reformların yapıldığı parlak bir dönemdir.

[13] Sodom ve Gomorra, Ürdün’ün alçak vâdisinde bulunan iki kentti. Buralarda ahlâk kurallarına uymayan sapkın bir toplum yaşamaktaydı. Sodom ve Gommorra kentlerinin bir âfet sonunda yok olduğu bilinmektedir.

[14] Şuarâ 26/160-169.

[15] Tevrat’ta bu konuda çok farklı ve oldukça da ilginç olan bir ayrıntı vardır. Özet olarak şöyledir. Rab, İbrâhim’e rüyasında der ki; İbrâhim, korkma! Ben senin kalkanınım.” O da “Ben çocuksuzum, evimin sâhibi bu Elizer mi olacak? Bana çocuk vermedin.” der. Bunun üzerine Rabb İbrâhim’e üç yıllık bir inek, üç yıllık bir keçi, üç yıllık bir koç, bir kumru ve bir güvercin almasını söyler. İbrâhim bu hayvanları alır ve yarar. Her yarımını diğerinin karşısına kor. Yalnız kuşları yarmaz. Tekrar uyuduğunda rüyasında zürriyetinin çoğaldığını görür. Bkz. Tevrat, Tekvîn, 15.

[16] Kur'ân-ı Kerîm, Hicr 15/51-52, Zâriyât 51/24-25.

[17] Ankebût 29/31-33.

[18] Zâriyât 51/26.

[19] Hûd 11/69. Tevrat’a göre misâfir olarak gelen üç kişidir. Hanımına pide hazırlamasını söyledikten sonra kendisi sığırların yanına giderek körpe bir dana kesip getirir. Tekvîn, 18/4-9.

[20] Zâriyât 51/27.

[21] Hûd 11/70.

[22] Hicr 15/52.

[23] Hicr 15/58.

[24] Zâriyât 51/33-34.

[25] Zâriyât 51/31-32.

[26] Hûd 11/70.

[27] Hicr 15/59.

[28] Nitekim orada müminlerden kim varsa çıkarılmıştır. Artık, bir ev dışında müslümanlardan kimse bulunmaz. Acıklı azaptan korkanlar için orada bir işaret bırakılır. Ankebût 29/32-34, Zâriyât 51/35-37.

[29] Hicr 15/53, Zâriyât 51/28. Tevrat’da durum özet olarak şöyle anlatılır. Sara’nın çocuğu olmamaktadır. Fakat, Mısırlıların kendsine verdiği câriyeyi kocasına vermiş ve bu câriye İbrâhim’den gebe kalmıştır. Cariye, gebelikten sonra kendisini Sâra’dan daha üstün görmeye kalkışır. Bu sefer Sâra câriyeye işkence yapar. Birgün melek, câriyenin erkek çocuk doğuracağını ve adının da "İsmâil" olacağını müjdeler. İbrâhim seksen altı yaşında iken, Hâcer bir oğlan doğurur. Adını da İsmâil koyarlar. İsmâil on yaşını geçtikten sonra da üç melek gelip Sara’nın da çocuğu olacağı müjdelerler. Bu "İshak"ın müjdelenmesidir.  Osıralarda İbrâhim yüz, Sara ise doksan yaşındadır. Tevrat :Tekvin, 16-17.

[30] Hûd 11/71-72.

[31] Zâriyât 51/29.

[32] Hicr 15/54. Bu bölüm Tevrat’ta şöyledir. “ Sara, onun arkasında olan çadırın kapısında dinliyordu. Ve İbrâhim’le Sâra kocamış yaşta ilerlemişlerdi. Sâra âdetten kesilmişti. Ve Sâra: ‘İhtiyar olduktan sonra bana sevinç olur mu? Efendim de kocamıştır.’ diyerek içinden güldü. Ve Rab İbrâhim’e dedi: ‘Sâra gerçekten doğuracak mıyım ve ben kocadım, diyerek niçin güldü? Rab için imkânsız birşey var mıdır? Muayyen vakitte, gelecek sene bu mevsimde, yanına döneceğim ve Sâra’nın bir oğlu olacaktır. Ve Sâra gülmedim diyerek inkâr etti. Çünkü korktu. Ve O: Hayır fakat güldün dedi.” Tekvîn : 18/9-15.

[33] Hûd 11/73.

[34] Zâriyât 51/30.

[35] Hicr 15/55-56.

[36] Hûd 11/74-76.

[37] Yaşlı kadın için ayrıca bak; K. Kerîm, A'râf 7/83, Hûd 11/81, Neml 27/57, Ankebût 29/32-33.

[38] Şuarâ 26/170-173.

[39] Tekvîn, 21, 17/20, ayrıca bkz; Tekvîn, 16/10-11.

[40] Hicr 15/53.

[41] Zâriyât 51/28.

[42] Saffât 37/101.

[43] Acaba Hâcer hicret eden, Sâra da saraylı demek mi? Yeni Ahit’teki şu pasaj ilginçtir: “Kutsal Yasa altında yaşamak isteyen sizler, söyleyin bana, Yasa'nın ne dediğini bilmiyor musunuz? İbrahim'in, biri köle kadından, biri de özgür kadından iki oğlu olduğu yazılıdır. Köle kadından olan oğul olağan yoldan, özgür kadından olan oğul ise vaat sonucu doğdu. Burada bir benzetme vardır. Bu kadınlar iki antlaşmayı simgeler. Biri Sina dağındandır, köle olacak olan çocuklar doğurur. Bu Hacer'dir. Hacer, Arabistan'daki Sina dağını simgeler. Şimdiki Kudüs'ün karşılığıdır. Çünkü çocuklarıyla birlikte kölelik ediyor. Oysa göksel Kudüs özgürdür, bizim annemiz odur.” Galatyalılara, 4/20-30.

[44] Enbiyâ 21/72.

[45] Meryem 19/49 ve En'âm 6/84, Ankebût 29/27. Bkz. Tevrat : Tekvin, 21.

[46] Saffât 37/97-108.

[47] Yeni Ahit’e göre bu geçimsizliğin asıl sebebi, kadınlardan birinin özgür diğerinin ise köle olmalarıdır: “Ama Kutsal Yazı ne diyor? «Köle kadını ve oğlunu dışarı at. Çünkü köle kadının oğlu, özgür kadının oğluyla birlikte asla mirasa ortak olmayacaktır.» Galatyalılara 4/30.

[48] İslâm Ansiklopedisi, İsmâil Maddesi, (E.A. el-Mevdûdî’den naklen)

[49] "Paran" şeklinde de teleffuzu varıdr. Tevrat, Tekvîn, 21.

[50] Beir-Sheba.

[51] Bekke, bugünki Saudi Arabistandaki Mekke kentidir.

[52] Kızıldeniz çevresinde, Medyen ve Mısır’da yaşamış göçebe Araplardır. Şimdi ‘Ba’îde’ yani soyu tükenmiş sayılırlar. Amâlika sözcüğünün, "Amalık", "Amelek" yahut "İmlik" biçiminde söylenişleri de vardır.

[53] Hz. İsmâil,Cürhümlü bir kızla evlenmişti. Bu nedenle onlar İbrâhim âilesine bağlıydılar. Kâbe muhafızlığını da onlar sürdürüyordu. Fakat daha sonra Huzâalıların saldırılarnıa yenik düştüler. Arap putçuluğu da bu son kabîleyle Arabistan’a girmiş oldu.(Doç. Dr. M. Ali Kapar, Hz. Muhammed’in Müşriklerle Münâsebetleri, Konya, 1993, S.24-25, Bak; İbnu’l-Kelbî, Kitâbu’l-Esnâm) Kureyşliler de onları sürgün ederek Mekke hâkimiyetini ve Kâbe’yi koruma işini ele geçirdiler.

[54] K. Kerîm, İbrâhim 14/37.

[55] İbrâhim 14/35.

[56] “İbrahim’in, İsmail’le birlikte, Beytullah’ın ana duvarını yükselterek şöyle yakardıkları zamanı da an.” K. Kerîm : Bakara 2/127.

[57] Bakara 2/125.

[58] Bakara 2/126-129.

[59] İbrâhim 14/40.

[60] Bakara 2/126.

[61] İbrâhim 14/35-38.

[62] "Beyt-el", Tanrı’nın evi demektir.

[63] Bkz; Tevrat: Tevîn, 12/6,13/18, 21/33, 12/8, 13/3.

[64] İslâmî ananeye göre, O eşi Hâcer’le birlikte Mekke’de Beytullah’ın yanında Hicr denilen yerde medfundur.

[65] K. Kerim: Bakara 2/132.

[66] Âl-i İmrân 3/33.

[67] K. Kerîm : Ankebut 29/27.

 

 

Sizce Nedir ?

Kur'ân'ı Kerim'e göre (din) sizce nedir?
 

Videolar

Rastgele Resim

1 (114).jpg

İstatistikler

İçerik Tıklama Görünümü : 114476

Giriş Formu



Haber 10