|
EVET
Oruç Ülkesi
21. Yüzyılda Küresel Yönetişim ve Üniversiteler
Musa-İsa-Muhammed
AHİR ZAMAN İLMİHALİ
Sünnet ve Hadis
Recep ve Şaban Kokularını Ramazan'dan Aldılar
İSTİÂZE - III (Neûzü Billah)
ISLAHAT HAREKETİ
EVET
Kul!
Sahipleniyor cihanı, ağzı da ne büyük yutacak
Tekmil veriyor varlık
Tüm ordular secdede
Ölüyken bir zamanlar, hayali var şimdi
Ölümü ateşe atacak!
Oruç Ülkesi
Oruç Ülkesi
Sezai KARAKOÇ
Oruç, metafizik âleme açılan pencerelerin ortamıdır mümin için. Fizik karartıların gönül ışığıyla silinişi. Öteleri görüş ve ötelere eriş, maddi perdelerin inceltile inceltile öteyi gösterir hale getirilişi.
21. Yüzyılda Küresel Yönetişim ve Üniversiteler
*21.Yüzyılda
Küresel Yönetişim ve Üniversiteler
Prof. Dr. Ahmet DAVUTOĞLU
Ben her şeyden önce, bu sene eğitim faaliyetlerine başlayacak olan İstanbul Şehir Üniversitesi’nin ülkemizin entelektüel dünyasına, eğitim dünyasına ve sadece ülkemizin değil küresel alanda da dünya kültürüne katkı yapacağı ümidiyle hayırlı olsun diyorum. Gerçekten Türkiye son dönemde eğitim alanında, özellikle üniversitelerin yaygınlaşması anlamında çok ciddi atılımlar yaşadı. İnşallah bu üniversitelerimiz kısa zamanda ulusal sınırları aşıp uluslararası ölçekte de çok önemli bilimsel çalışmalara öncülük edecekler.
Musa-İsa-Muhammed
Burada ve Şimdi
Ali İZZETBEGOVİÇ
İslâm tarihi iki kısma ayrılır: Muhammed (a.s) den evvel ve sonra. Birincisini ve onun bilhassa Yahudilikle ve Hıristiyanlığı içine alan son kısmını dikkate almadan ikincisini (asıl İslâm tarihini) tamamen anlamak mümkün değildir.
AHİR ZAMAN İLMİHALİ
İhsan ELİAÇIK
Türkiye’nin saygın ilahiyat akademisyenlerinden değerli hocam Prof. Dr. Hayri Kırbaşoğlu’nun “Âhir zaman ilmihâli” adlı son çıkan eseri, adından da anlaşılacağı gibi “Yaşayan ilmihâl” olma iddiasıyla kaleme alınmış…
Sizlere, bu makalede, yaz boyunca okuyabileceğiniz bu güzel eseri tanıtmak istiyorum.
Eser, İslam’a yönelik temel bakış açısı, konuları ile alış biçimi, zamanın ruhunu yakalamaya çalışan perspektifi ve en temel iddiası olan “âhir zamanın” yani son zamanların/yaşadığımız çağın meseleleri üzerinde yoğunlaşmasıyla “inşa” çağı ilmihali olma özelliğine sahip.
Sünnet ve Hadis
Sünnet ve Hadis
Prof. Dr. FAZLUR RAHMAN
Geçen kısımda, Hadis’in temel konularından bazılarını “objektif olarak”, hadise sıkıca bağlı ve duyarlı kimselerin nazarında ise acımasızca ve hatta belki de haksız bir şekilde inceledik.
Recep ve Şaban Kokularını Ramazan'dan Aldılar
Recep ve Şaban Kokularını
Ramazan’dan Aldılar
Mustafa İSLAMOĞLU
Halkın tasavvurunda “Üç Aylar” diye şöhret bulmuş. Bu şekliyle bir delile dayanmasa da, özde sahih bir delilden yola çıkılarak şöhret bulmuş bir ifade. Üç aydan kasıt, ardı ardına gelen kamerî aylar olan Receb, Şaban ve Ramazan.
Rasûlullah’ın bu ayların ilki olan Receb girince “Allahümme barik lena fi recebe ve şa’bân, ve belliğna ramazan: Allah’ım Receb ve Şaban’ı bize bereketli kıl ve bizi Ramazan’a erdir” diye dua ettiği rivayeti sabit.
İSTİÂZE - III (Neûzü Billah)
N e û z ü B i l l a h
Ahmet BAYDAR
Yazımızın önceki iki bölümünden anlaşılmış olmalıdır ki Kur’ân’da teklif edilmiş olan “istiâze” nin hakikati, ilahî mesajın tebliği esnasında (yani Kur’ân okunduğunda) karşılaşılacak meşakketli durumlarda Allah’a sığınmaktır. Bizce Mushaf’ın son suresinde teklif edilen “sığınma”da da bu hakikate işaretler bulunmaktadır.
ISLAHAT HAREKETİ
TOPLUMUN DEĞİŞİMİ
Malik Bin Nebi
Bir toplum kendi içindeki değiştirmedikçe, kuşkusuz
Allah da o toplumun bulunduğu durumu değiştirecek değildir.
Ra’d/11
|
| iBRAHiMi OKUYUŞ (V) - Hz. ibrahim'in Rüyası |
|
|
|
| Makaleler - iBRAHiMi OKUYUŞ | |
|
Hz. İbrâhim’in Rüyâsı
Yahûdî dînî metinlerine göre; birgün İbrâhim (a.s.) ın misâfirleri gelir. Onlara yiyecek getirip yemelerini teklif eder. Fakat misâfirler, yemeğin bedelini vermeden yemeyeceklerini söylerler. Peygamber de onlara, yemekten önce ve sonra yapacakları duânın bedel olarak kendisine yeteceğini belirtir. Ancak misâfirler bununla yetinmezler. Ona, bir oğlu olacağı müjdesini de verirler. O da ihtiyar yaşına rağmen böyle bir haber alınca sevincinden: ‘Ben de onu kurban ederim’ der. Böylece bir ‘Adak’[1] yapmış olur.
Bu gelişmelerden sonra birgün rüyasında bir kurbanlık kesmesi emredilir. O da ertesi sabah bir boğa keser. Ancak yine rüyasında, Allah’ın kendisinden daha kıymetli bir kurban istediği söylenir. Bu sefer de bir deve keser. Fakat üçüncü kez bir rüyâ daha görür. Bu sonuncusunda açıkça, ‘Oğlunu kurban etmesi’ emredilir.[2] Rabb’ın İbrâhim’e verdiği bu sarih buyruğa Tevrat’ta şöyle değinilir:
“Şimdi oğlunu, sevdiğin biricik oğlunu, İshâk’ı, al ve Moriya diyarına git. Orada sana söyleyeceğim dağların biri üzerinde, onu yakılan kurban olarak takdîm et.”
Görülüyor ki, Tevrat’ta Hz. İbrâhim’in oğlunu kurban etme teşebbüsü, kendisinin adaması üzerine, Rabb’ın Ona doğrudan ve açıkça bir emir vermesine dayandırılır.[3] Burada gözden kaçırılmaması gereken bir husus da kurban edilmek istenen çocuğun İshak olduğunun Tevrat’ta açıkça belirtilmiş olduğudur. Hıristiyan kaynaklarına göre de, o Sâra’dan doğan ve İsrâil oğullarının atası olan İshak’tır.
Kur’ân’ın beyanında ise; İbrâhim Peygamberin oğlunu kesme teşebbüsünde bir ‘Adak’ yahut, açık ve anlaşılır bir kesme emri taşıyan İlâhî bir buyruk söz konusu edilmez. Aksine, Kur’ânda belirtilen şey; İbrâhim (a.s.)’ın oğlunu ‘Rüyasında kestiğini’ gördükten sonra, bu işe karar verdiğidir. Yani ‘Kesme’ kararının temelinde sâdece bir rüyâ vardır. Ortada İlâhî vahye dayalı kesin bir emir yoktur. Hatta, kendisi bu karardan önce durumu oğluyla da konuşmuştur. Eğer bu hususda açık bir emir olsaydı, bundan sonra o hususda istişâre etmesi anlamsız olurdu.
İşte Kur’ân’ın uslûbunda bundan sonra devreye giren açıkça ve anlaşılır olan; ‘Kesmekten vazgeç’ buyruğudur. Bu durumun İbrâhim’e bir "sınav"olarak gösterildiği, ‘Rüyâsını’ doğruladıktan sonra, artık kesme işini durdurması buyurulur. Kesme işini hazırlayan şeyin, İlâhî bir emir değil de bir ‘Sınav’ olarak nitelenmesi, başlangıçta bu konuda önceden verilmiş bir İlâhî hüküm bulunmadığını göstermektedir. Bu bir emir değil, belki de, kalbî ya da lafzî bir adaktan dolayı[4] Hz. İbrâhim’e sorumluluğunu hatırlatacak bir sınav vesîlesidir. Bunun da; "rüyâ" olduğu açıkça belirtilmiştir. Bu durum, İbrâhimle oğlu arasındaki diyalogla şöyle resmedilir:
- Yavrucuğum, uykuda seni kestiğimi görüyorum. Bakalım sen ne dersin? - Babacığım, emrolunduğun şeyi yap! İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.[5]
Hz. İbrâhim bir peygamberdir. Ancak O, uyuyan bir beşerdir de. Öyleyse, rüyâ da görecektir. Ancak acaba Peygamberlerin rüyâsının, diğer insanlarınkinden bir farkı var mıydı? Onların rüyası, sıradan mıdır? Rüyâda da İlâhî bir emir alınabilir mi? Acaba ilk çocukların Tanrılara kurbân edildiği bir ortamda yaşayan İbrâhim’in rüyâsının, gündemle ilgili psikolojik bazı temelleri var mıydı?
İnsan, uykusunda da; bir şekilde görür, konuşur, düşünür ve anlar. Ancak, bunlar uyanıklığında yaşadığı hayat kurallarına pek uymaz. Yaşanan şu hayattaki olaylarla uykudakiler arasında önemli bazı farklar vardır.
Uykuda görülüp yaşananlar, bu hayatta yaşananlara uyabilir de uymayabilir de. İnsan uykusunda havada uçabilir, suda yürüyebilir. Yâni evrensel fizik yasaları uykuda geçerli olmaz.Uykuda görülenler genelde, güncel yaşantıdan kaynaklanan hâricî bazı tesirlerin, geçmiş hâtıraların ve gelecekle ilgili hayallerin benliğe yaptığı telkinlerdir. Bu telkinler bazan yanlış bazan doğru, bazan da karışık gösterişler biçiminde açığa çıkabilir.
Ancak bu görülenlerin bazan güncel olaylarla, hâtıra ve hayallerle hiç alakası olmayan, tamamen bilgi, zihin ve hayal dışından sebebi izah edilemeyen bir bilgilendirilme biçimi de vardır. Yani bu cins görme ve eylemlerin psikolojik nedenleri olmadığıdan tamamen irâde dışıdır.
Kur’ân-ı Kerîm, uykuda görülen ve gösterilenleri tanımlamak için iki ayrı kelime kullanır. Hulm ve Rüyâ. Hulm, uykuda doğrusu yanlışı birbirine karışmış olan şeyleri görmedir. Bu kelimenin çoğulu ‘Ahlâm’ dır. Birbirine karışmış tasavvur ve hayaller anlamında Kur’ân’da üç kez kullanılmıştır.[6] Biz böyle şeylere Türkçede ‘Düş’ diyoruz. Düşler, geçmiş bazı hâtıra ve hayallerle geleceğe ait arzuların zihnî birer temessülleridir. Susamış kimsenin uykusunda su görmesi, bir âşığın, uykusunda maşukunu görmesi böyledir.[7] Bunlarda sanki yarı irâdî bir durum da söz konusudur. Bu nedenle onların tabiri ve tevilinden söz edilemez. Yusuf (a.s.) zamanındaki yorumcuların itirafı şöyledir:
“Bunlar, hayal ve kuruntulardan (ahlâm) ibarettir. Biz, hayal ve kuruntuların yorumunu bilmeyiz.”[8]
Rüyâ ise; ‘Hulm’den farklıdır. Kelime, Kur’ân’da, ‘yedi kez kullanılmıştır. Bu kullanımların beşi, Peygamberlere yapılan vahye yakın ‘Sâdık’ ilham anlamındadır. Diğer ikisi ise Mısır Azîzi’nin ‘Doğru’ çıkan rüyâsını nitelemektedir. Yani ‘Rüyâ’, dâima ‘Hulm’ün aksine Sâdık’ kelimesiyle nitelenebilecek tarzda kullanılmıştır. Öyleyse, rüyânın uykuda görülen değil gösterilen şey olduğunu söyleyebiliriz. Onda hayâlî ve psikolojik bir alt yapı yoktur.
Kur’ân, bir rüyânın tabir edilerek, mecazının arkasındaki tevilin[9] bilinebileceğini söyler. Nitekim, Yusuf (a.s.) yorumcuların kendisinden önce ‘Ahlâm’ diyerek tevil etmekten kaçındıkları, şeyi tabir etmiştir.
Fakat, insan uyanık hâlde nasıl, yalan ve yanlış konuşabiliyorsa, ukuda kendisine gösterilen birşeyi de yanlış hatırlayabilir. Uyanıkken söylenenen bir sözün delâleti, nasıl hem hakîkî, hem de mecâzî olabiliyorsa, uykuda gösterilenler de bazan olduğu gibi çıktığı hâlde, bazan da tabir edildiği şekliyle çıkabilir. Mecaz olarak söylenmiş bir söz, nasıl yanlış tevil edilebiliyorsa o da yanlış tevil edilebilir.
Bütün bunlardan sonra, kabul etmek gerekir ki, rüya konusunda bilinmeyenler, bilinenlerden çok fazladır. Bununla birlikte, rüya konusunda önemli bir sorun daha vardır. Acaba peygamberlerin rüyâları nasıldır? Onların uykuda gördükleri hep sâdık mı olur? Yâni, bir peygamberin uykusunda öğrendiği şeyler de, diğer insanlarınki gibi, düş veya rüyâ yoluyla belledikleri değil midir? Yoksa onlar düş görmezler, her zaman rüyâ mı görürler? Eğer gördükleri hep rüyâ ise, bu mutlak olarak İlâhî midir? Her şeyinde güvenilir olan, özleri ve sözleri doğru olan, bununla birlikte söylediklerinde ve yaptıklarında yanılabilen kimseler, rüyâlarını hatırlamakta ve yorumlamakta da yanılabilirler mi?
Yukarıdaki sorulara tartışılamaz bir cevap bulmak kolay olmayacaktır. Fakat, bu hususda bildiğimiz bir şey, peygamber rüyâlarının ilâhî bir vahiy yeri olduğuna dâir mütevâtir haber olmadığıdır. Kaldı ki, peygamberlerin bütün rüyaları için böyle düşünmek makul değildir. Bu durum, onları beşer üstü bir mevkiye yüceltir. Hz. İbrâhim’in gördüğü rüyânın Kur’an’da bir ‘İmtihan’ olarak değerlendirilmesini de, Rüyâların Peygamberler için bir vahiy yolu gibi algılanmasına delil gösteremeyiz. Zîrâ Hz. İbrâhim’in sadece bu rüyası değil, her eylem ve sözü doğl olarak İlâhî sınamaya bir vesîle kılınır.
Hz İbrâhim, gördüğü rüyâyı, Allah’ın gerçek bir buyruğu olarak yorumlar. Çünkü O yaratılış sâfiyetini koruduğuna, şeytanî eğilimlerin kendisine yaklaşamayacağına inanmaktadır. Bundan sonra biricik yavrusundan fikrini sormuş, o da ‘Sana emredilen ne ise onu yap. Ben sabrederim’ demiştir. Sonunda her ikisi de Allah’ın buyruğu olarak telakkî ettikleri bu emre teslim olmuşlardır. İbrâhim, hazırlıklarını yapmış, sevgili oğlunu yüzüstü yatırmış,[10] işte o anda Allah Ona seslenmiştir:
“İbrâhim, sen rüyânın amacını yerine getirmiş oldun. İyilik yapanları biz böyle ödüllendiririz. Bu gerçekten apaçık bir sınamaydı.”[11]
İyilik yapan İbrâhim, biricik oğlunun kurban edilmesini önlenmekle ödüllendiriliyor. O rüyâ zâten bir sınamadır. Bu sınamanın anlamı; Hz. İbrâhim’in hayatında en değerli gördüğü varlığı, Allah isteği için fedâ edip etmeyeceğinin açığa çıkması hususudur.[12] O sonunda bu büyük sınavı kazanmış, bunun için de ‘Muazzam’ bir kurbanla ödüllendirilmiştir.
“Ona fidye olarak muazzam bir kurban verdik. Sonra gelenler içinde onu hatırlatan birşey bıraktık. Selam olsun İbrahim'e.”[13]
Bu ‘Muazzam kurban’, her yıl Hac mevsiminde Mekke’de topluca kesilen kurbanlar olmalıdır. Çünki onlar İbrâhim’in ve oğlunun fedâkârlıklarını canlandıran, hatıralarını yâdeden anışlardır.
Hz. Muhammed’in erkek çocukları yaşamıyordu. Medîne’de doğan ve adını da İbrâhim koyduğu oğlu da vefat etmişti. İnanmayanlar, ‘Yerine geçecek kimsesi kalmadı’ anlamında ‘Ebter’ demişlerdi. Peygamber’e ‘Ebter’ diyenlere mukabil Kur’ân-ı Kerîm; ‘Biz sana Kevser verdik’ diyor. Kelimelerin ikisi de aynı vezinde, fakat zıt anlamda. ‘Yok’ ve ‘Çok’ gibi.
Kevser, kesret kökünden. ‘Pek çok ve muazzam’’ anlamında bir kelime. Ayette Hz. Peygambere verildiği bildirilen ‘Kevser’ eğer sonraki hayata ait birşey olsaydı, Kur’ân, âdeti vechiyle, (âteynâ) derdi. Fakat öyle değil de (a‘taynâ) diyor. O hâlde ‘Kevser’, sonraki hayata ait bir ödül değil, bu hayata ilişkin bir atiye ve bağış olmalıdır. Bu da Onun mensublarının ve manevî neslinin çokluğudur. Hz. Peygamber’e ‘Ebter’ diyenlere tam bir cevap da ancak böyle oluşur. Nitekim bundan iki sonraki sûrede de, bölük bölük dîne gireceklerden sözedilmektedir.
Kurban edilmek istenen çocuk konusuna gelince: Biz bu hususda yapılan tartışmaların faydasızlığı kanaatindeyiz. Hem, bize ışık tutacak rivâyetlerin, Arap ya da İbrânîlerin, asabiyetçi eğilimlerinden etkilenmediğini kim söyleyebilir? Kaldı ki İsmâil de İshak da inananların sevgilileridir. Onların hangi anadan doğduklarının, hangi kavmin atası olduklarının da imanla bir ilgisi yoktur.
Fakat, şu kadarını söylemek herhâlde gereklidir. Hâcer oğlu İsmâil’le Mekke’ye yerleşmişti. Daha sonra Sâre vefat etti. Bunun üzerine Hz. İbrâhhim, Ketura isminde bir hanımla daha evlenmişti. Ondan bir çocuk daha olmuştu. İsmâil, Hâcer’den, İshak, Sâra’dan doğan ilk çocuk oldukları gibi, üçüncü eşinden de bir ilk çocuk vardı. Bu üç ilk; hanımların ilk çocuklarıdır.
İbrâhim (a.s.) ın ilk çocuğu ise tartışmasız İsmâil’dir. Durum böyleyken İshak’a nasıl Hz. İbrâhim’in ‘Birinci oğulu’ denebilir? Eğer bu durum, Hâcer’in, câriye asıllı olduğunu düşünerek, ondan doğanı ilk çocuk kabul etmemek gibi bir nedene dayanıyorsa bu elbette ahlâkî değildir. Böyle bir yargı İlahî olamaz. Yahûdî bilginleri, Tevrattaki bu bölümü soy üstünlüğü anlayışlarıyla tefsir etmiş olabilirler. Kaldı ki, İsmâil’in neslinin çoğaldıkça çoğalacağı, çokluğundan sayılamayacağı, ondan büyük bir millet doğacağının melek tarafından müjdelenmesi, Tevrat’ta da açıklanmıştır:
“İsmâil’e gelince, seni işittim, işte onu mübârek kıldım ve onu semereli edeceğim, ve onu ziyâdesiyle çoğaltacağım; on iki beyin babası olacak, ve onu büyük millet edeceğim.”[14]
“Allah’ın meleği göklerden Hâcer’e çağırıp kendisine dedi: Nen var Hâcer? Korkma; çünkü bulunduğu yerden çocuğun sesini Allah işitti. Kalk çocuğu kaldır ve onu kendi elinde tut, çünkü onu büyük millet yapacağım.”[15]
Kurbana konu edilen çocuğun İshak olduğunu düşünenlere, çoğaldıkça çoğalan ve sayılamayacak kadar büyüyen İsmâil’in bu zürriyetinin şimdi nerede bulunduğunu sormak gerekir.
Kur’ân, kurban seçilen çocuk hususunda net bir bilgi vermez. Fakat, bu çocuğun İsmâil olduğu satır aralarından okunabilmektedir. Meselâ bir âyet, kurbanla ilgili çocuğu ‘Halîm’ diye niteler. Başka bir âyette de halîm olarak nitelenen çocuğun ‘İsmâil’ olduğu görülmektedir. Yine meselâ, Kur’ân-ı Kerîm’de Yakub’un İbrâhim’e müjdelenmesi, İshak’ın doğum müjdesiyle birlikte kaydedilir.[16] Eğer bu anlatım olayın sonradan hikâyesi biçiminde değil de, iki müjdenin aynı anda yapıldığını belirtmekteyse; İshâk’ın çocuk yaşta ölmeyeceği, bir anlamda Allah tarafından onaylanmış demektir. Bu durumda, yaşayacağı İlâh tarafından önceden belirtilen İshâk’ı, İbrâhim (a.s.)’ın, kurban etmek istemiş olması mantıklı değildir.[17]
Bütün bunlardan daha önemli bir sonuç, şu soruların cevabından çıkarılabilir. Sâmî kavimlerde insan yerine, bir hayvanı kurban kesme geleneğini kimin nesli bugüne kadar sürdürmüştür? Hz. İbrâhim’in Hac ve Umre hatıralarını, hangi toplum sürekli kılmıştır? Bu uygulamalar hangi coğrafyada, nerede görülmüştür? İbrâhim’in makamı ve "şeâir" nerededir? Hz. Muhammed’den önce, Sûriye ve Filistin topraklarında Kurban geleneği yoktu. İbrâhim Peygamber’in hatıralarını, Hicaz’da İsmâil’in zürriyeti, yaşatıyordu. Kur’ân’ın nüzûlünden önce, Mekke yakınlarındaki Mina Kâbe ziyâretçileri için, kurban kesme mahalliydi. Bizce, bunlar kurban olayının Hz. İsmâil’le ilgisinin Tarîhî kanıtlarıdır.[18]
AHMET BAYDAR [1] Adak (Kur’ân’da Nezr olarak geçer) kişinin dînî psikolojik bazı sebeplerden dolayı, Tanrı’nın teklif etmediği bir sorumluluğu üstlenmesidir. Bu tanıma göre ‘Adak’ bir ibâdettir. Diğer ibâdetlerden farkı; bunun cinsini, yerini, zamanını ve mikdarını kulun tercih ederek Allah’a ahid vermesidir. Eğer hiçbir şarta bağlı olmadan, ‘Mutlak adama’ sûretiyle yapılırsa bu güzel de bir ibâdet olur. Fakat, Tanrı’nın kendisine vereceği bir iyiliğe karşı yapılan ‘Muallak adak’ pek ahlâkî görülemez. Bu nedenle bazı İslâm bilginleri bu ikinci türü mekruh sayarlar. Bu ikinci türü teşvik eden dînî bir nass da yoktur. Aksine bazı hadislerde menfî görülür. O hadislerde; adamanın Allah katında bir tesiri olmayacağı, uhrevî bir faydasının da bulunmadığı belirtilir. (Buhârî, Eymân, Bab, 26, Müslim, Nezr, No:2) [2] Millî Eğitim Bakanlığı, İslâm Ansiklopedisi, İshâk maddesi. [3] Ahd-i Atik, Tekvîn, 22. [4] Kur’ân İbrâhim (a.s.) ın rüyasını anlatırken; Onun rüyâsında oğlunu ‘Kestiğini’ belirtir. Bu fiil kurban anlamını ihtivâ eden, K-R-B ve D-H-Y kök harflerinden değildir. Direkt olarak kesme anlamındaki Z-B-H kök harfleri kullanılmıştır. Buradan; Hz. İbrâhim’in bu işi Allah’a yaklaşma amacına bağlı bir olaydan ziyâde, daha önce vermiş olduğu bir söze istinâden olduğu anlaşılabilir. [5] Saffât 37/102-103. [6] K. Kerîm : Enbiyâ 21/5, Yusuf 12/44. [7] Düşazma ve ergin olma anlamında kullandığımız ‘İhtilâm’ kelimesi bu köktendir. [8] K. Kerîm : Yusuf 12/44. [9] "Tevil", hâdiselerin varacağı sonuç. K. Kerîm : Yusuf 12/100. [10] Tevrat’taki anlatım özet olarak şöyledir. İbrâhim oğlu İshak’ı kurban kesilecek yere götürür. Orada bir mezbah yapar. Oğluna taşıttığı odunları üzerine kor. Tam bağlayıp keseceği sırada Rab göklerden, ‘Anladım ki benden korkuyorsun. Birşey yapma’ diye seslenir. İbrâhim çalılıklar arasında bir koç görüp onu kurban eder. [11] K. Kerîm : Saffât 37/104-106. [12] Muhyiddin İbn Arabî'nin, Füsûsu’l-Hikem adlı eserinin beşinci bölümü Hz. İbrâhim’le ilgilidir. Bu bölüme, ‘İbrâhim kelimesindeki Mehîmî hikmetin aslı’ der. Mehim, aşk’da ifrat demektir. İbu Arabî, O’nun Allah sevgisi yolunda ebeveyninden yüz çevirmesini, geleneklere karşı tavır alabilmesini ve biricik oğlunu kurban etmeyi göze alabilmesini aşkta ifrat olarak değerlendirir. Allah’ın O’nu ‘Dost’ edinmiş olmasını da bununla izah eder. [13] K. Kerîm : Saffât 37/104-107. Muhammed Esed, Hz. İbrâhim’e ödül olarak verilen bu kurbanın Tevrat'ta belirtildiği gibi bir koç olmadığını söyler. Ona göre bu kurban, her yıl Mekke’ye Haccetmek üzere giden kalabıkların kesdikleridir. Bkz; Kur’ân Mesajı, ilgili âyetin açıklaması. [14] Eski Ahit, Tekvîn, 22/1-2. [15] Tekvîn, 17/20, ayrıca bkz; Tekvin, 16/10-11. [16] Tekvin, 21/17-18. [17] K. Kerîm : Hûd 11/71. [18] Afzalur Rahman, Encyclopaedıa of Seerah, I. Bölüm, (E.A. el-Mevdûdî’den naklen) |
|
