image image image image image image image image image
EVET
Oruç Ülkesi
21. Yüzyılda Küresel Yönetişim ve Üniversiteler
Musa-İsa-Muhammed
AHİR ZAMAN İLMİHALİ
Sünnet ve Hadis
Recep ve Şaban Kokularını Ramazan'dan Aldılar
İSTİÂZE - III (Neûzü Billah)
ISLAHAT HAREKETİ
EVET     Kul! Sahipleniyor cihanı, ağzı da ne büyük yutacak Tekmil veriyor varlık Tüm ordular secdede Ölüyken bir zamanlar, hayali var şimdi Ölümü ateşe atacak!
Oruç Ülkesi     Oruç   Ülkesi                                                                                    Sezai KARAKOÇ        Oruç, metafizik âleme açılan pencerelerin ortamıdır mümin için. Fizik karartıların gönül ışığıyla silinişi. Öteleri görüş ve ötelere eriş, maddi perdelerin inceltile inceltile öteyi gösterir hale getirilişi.
21. Yüzyılda Küresel Yönetişim ve Üniversiteler *21.Yüzyılda Küresel Yönetişim ve Üniversiteler       Prof. Dr. Ahmet DAVUTOĞLU   Ben her şeyden önce, bu sene eğitim faaliyetlerine başlayacak olan İstanbul Şehir Üniversitesi’nin ülkemizin entelektüel dünyasına, eğitim dünyasına ve sadece ülkemizin değil küresel alanda da dünya kültürüne katkı yapacağı ümidiyle hayırlı olsun diyorum. Gerçekten Türkiye son dönemde eğitim alanında, özellikle üniversitelerin yaygınlaşması anlamında çok ciddi atılımlar yaşadı. İnşallah bu üniversitelerimiz kısa zamanda ulusal sınırları aşıp uluslararası ölçekte de çok önemli bilimsel çalışmalara öncülük edecekler.
Musa-İsa-Muhammed Burada ve Şimdi       Ali İZZETBEGOVİÇ   İslâm tarihi iki kısma ayrılır: Muhammed (a.s) den evvel ve sonra. Birincisini ve onun bilhassa Yahudilikle ve Hıristiyanlığı içine alan son kısmını dikkate almadan ikincisini (asıl İslâm tarihini) tamamen anlamak mümkün değildir.
AHİR ZAMAN İLMİHALİ       İhsan ELİAÇIK         Türkiye’nin saygın ilahiyat akademisyenlerinden değerli hocam Prof. Dr. Hayri Kırbaşoğlu’nun “Âhir zaman ilmihâli” adlı son çıkan eseri, adından da anlaşılacağı gibi “Yaşayan ilmihâl” olma iddiasıyla kaleme alınmış… Sizlere, bu makalede, yaz boyunca okuyabileceğiniz bu güzel eseri tanıtmak istiyorum. Eser, İslam’a yönelik temel bakış açısı, konuları ile alış biçimi, zamanın ruhunu yakalamaya çalışan perspektifi ve en temel iddiası olan “âhir zamanın” yani son zamanların/yaşadığımız çağın meseleleri üzerinde yoğunlaşmasıyla “inşa” çağı ilmihali olma özelliğine sahip.
Sünnet ve Hadis             Sünnet ve Hadis                            Prof. Dr. FAZLUR RAHMAN       Geçen kısımda, Hadis’in temel konularından bazılarını “objektif olarak”, hadise sıkıca bağlı ve duyarlı kimselerin nazarında ise acımasızca ve hatta belki de haksız bir şekilde inceledik.
Recep ve Şaban Kokularını Ramazan'dan Aldılar     Recep ve Şaban Kokularını          Ramazan’dan Aldılar                                         Mustafa İSLAMOĞLU     Halkın tasavvurunda “Üç Aylar” diye şöhret bulmuş. Bu şekliyle bir delile dayanmasa da, özde sahih bir delilden yola çıkılarak şöhret bulmuş bir ifade. Üç aydan kasıt, ardı ardına gelen kamerî aylar olan Receb, Şaban ve Ramazan.    Rasûlullah’ın bu ayların ilki olan Receb girince “Allahümme barik lena fi recebe ve şa’bân, ve belliğna ramazan: Allah’ım Receb ve Şaban’ı bize bereketli kıl ve bizi Ramazan’a erdir” diye dua ettiği rivayeti sabit. 
İSTİÂZE - III (Neûzü Billah)                N e û z ü       B i l l a h                                                                                               Ahmet BAYDAR   Yazımızın önceki iki bölümünden anlaşılmış olmalıdır ki Kur’ân’da teklif edilmiş olan “istiâze” nin hakikati, ilahî mesajın tebliği esnasında (yani Kur’ân okunduğunda) karşılaşılacak meşakketli durumlarda Allah’a sığınmaktır. Bizce Mushaf’ın son suresinde teklif edilen “sığınma”da da bu hakikate işaretler bulunmaktadır.
ISLAHAT HAREKETİ TOPLUMUN DEĞİŞİMİ     Malik Bin Nebi Bir toplum kendi içindeki değiştirmedikçe, kuşkusuz Allah da o toplumun bulunduğu durumu değiştirecek değildir. Ra’d/11  
İBRÂHİMİ OKUYUŞ ( VI ) - Neden Hz. İbrâhim PDF Yazdır e-Posta
Makaleler - iBRAHiMi OKUYUŞ

   NEDEN  HZ.  iBRÂHİM 

 

Biliyoruz ki, Ondan önce de sonra da peygamberler vardır. O, Hz. Adem gibi insanoğlunun ilk atası olmadığı gibi, Hz. Nuh gibi bir tufan sonrasının da ilk peygamberi değildir. Onun Hz. Muhammed gibi son uyarıcı olmak gibi bir farklılığı da yoktur. Peki, o hâlde niçin Hz. İbrâhim? Bizce bunun birden fazla sebebi vardır. Onların hepsi de Onun önder kişiliğiyle alakalıdır. Onlardan bazıları da şunlardır:

 

1) Zindanlarını Aşmada İlk Örnekti

Adem ilk insandı. İnsanlığın atasıydı. Fakat ebeveyni yoktu. Yâni O, anne baba ve çevre zindanıyla denenmemişti. Nuh aleyhisselâm da Tûfandan sonra ilk idi. Fakat, hayatı Ona zehir etmek isteyen yakınları Tûfanla helâk edildikleri için, zindanlarını aşma konusunda Nuh’un da kişisel bir örnekliği olmamıştı. Oysa İbrâhim aleyhisselâm, putperest ebeveyninin ve iki yüz elli bin nüfûsta, beş yüz tanrısı olan bir kentin zorba yöneticilerinin dayattığı şirk zindanlarını aşmıştı. Toplumu arasında inanan tek kişi, yani tek başına bir ümmet idi.[1] Yaratılışında mevcud olan, hakîkata yönlendirici fıtrat’la ve sosyal çevresindeki sayısal çokluktan ürkmeyen hanîf tavrıyla hakîkatı muhataplarının vicdanlarına duyurmuştu.[2] Babasının bir Allah düşmanı olduğunu öğrenince de, söz verdiği hâlde onun bağışlanmasını dilemekten bile vaz geçmişti.Onun bir Allah düşmanı olduğu kendisine belli olunca ondan uzak durdu.[3]

Ebeveyninden Allah için yüz çevirmişti. İlâhî emri hem baba, hem de oğul sevgisine tercih etmişti. Kısaca O, ebeveyn, toplum, tarih ve evlâd zindanlarını aşmıştı.

 

2) Dört Büyük Kitap, Ancak Ondan Sonra Korunabilmişti

İbrahim (a.s.) Tarih biliminin tanık olduğu ilk peygamberdir. O Irak’ta Ur kentinde doğmuştu. Oradan ailesiyle birlikte Anadolu’ya hicret etmişlerdi. Bir süre Harran’da ikâmet etmişler, sonra şam ve Hama üzerinden Filistin’e geçmişlerdi. Filistinde kıtlık olduğundan orada pek kalmadan Mısır’a ulaşmışlar,  oradan da tekrar Filistin’e dönmüşlerdi. Mozopotamya, Harran, şam, Filistin ve Mısır. Buralar Hz. İbrâhim’in yaşadığı coğrafyalar. Alfabe Yazısının aşağı yukarı onun döneminde keşfedildiğini biliyoruz. Yazının ilk kullanıldığı yerler buralar. Yâni iletişim çağı bir anlamda onunla başlamıştı denebilir. Tûfân’a kadar olan döneme ilk çağ, sonrasına da orta çağ dersek, Onunla başlayan devire de peygamberler tarihinin yeni çağı diyebiliriz. Alfabe harfleriyle yazılıp okunarak korunduğu bizce malum olan, Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’ân da Ondan sonraki dönemdedir. Ondan öncekilere ‘Suhuf’, sonrakilere ‘Kitap’ diyoruz. Onun ata ve önder olarak gösterilmesinin bir sebebi de, dört kitabın ancak kendisinden sonra korunmuş olmasıdır. 

 

3) O, Vermede İlk Örnekti

Sadece sayısallık açısından bakılsa bile, Kur’ân’ın insanlara teklif ettiği şeyler arasında üzerinde en fazla durduğu görevin “Verme” olduğu görülecektir. Kur’ân tanımladığı dinin adını eğer kendisi koymasaydı, ona ‘Verme Dîni’ demek yanlış olmazdı. Kur’ândaki zekât, sadaka, ihsan, hayır, miskin, fakir ve esir gibi daha pek çok kelime vermekle ilgilidir. Bunun yanında, şükür, küfür, nifak ve münâfık gibi, iman ve küfür çevresinde oluşan çok kelimenin de vermekle ilgili anlamlar taşıması konunun önemini bir kat daha artırmaktadır.Müslüman, kendisini Allah’a veren, kâfir ise kendisine verilen nimeti örtüp gizleyen nankör demektir. Mümin, kendisine bahşedilen nimete karşı minnet duyan, münâfık ise bu minnet duygusu olmadan gösteriş için veren kimsedir. Dini tasdik edenler, Allah’ın kullarına sadaka verenler, yalanlayanlar da yoksulları itip kakanlardır. Almak, insanın mala olan meyilini artırırken, vermek kırar. Dinin hedefi, insanı bu geçici hayata bağlayan, sonraki hayatı unutturan bu meyili kırmak değil midir?Hz. İbrâhim, misâfirlerine kurduğu sofraladan dolayı, kavmi arasında “Konuk babası” olarak şohrete ulaşmıştı. Ondan en az dört bin yıl sonra bugün, bizim bile, ikram eden kimselere “Halil İbrâhim bereketi” dilememiz bundan dolayıdır. İşte bu nedenlerle, yüce kitab, model insan seçerek Onun hayatını örnek gösteriyor. şu veciz beyanda, bir verme olan ‘İyilik’, ona uymakla birlikte vurgulanıyor. Hemen arkasından Allah’ın onu sevgisiyle yücelttiği belirtiliyor. Buradan, iyilik yapan İbrâhim’in İlâhî bir dost edinildiğini ve bu nedenle örnek gösterildiği sonucu çıkarabiliriz:

Din bakımından; iyilik yaparak kendisini Allah'a teslim edip, hakka yönelen İbrahim'in milletine uyandan, daha iyi kim olabilir? Allah İbrahim'i dost edinmişti.[4] 

 

4) O, Başlatıcı ve Kurucuydu 

 Hz. İbrâhim’den önce, sorumluluk anlayışı toplumsaldı. Bireyin işlediği suçtan ailesi ve hatta kabîlesi sorumluydu. İnsanlar birilerine ‘Teba’ olmak zorundaydılar. Fakat O, mevcud durumdan rahatsızlığını dile getirdi. Süregiden hali sorgulamaya başladı. Kabîle ve toplum baskılarından özgür olma mücâdelesi başlattı. O insanlara bireysel sorumluluk anlayışını öğretti. Onları kavmin özgürlük arayışından bireyin özgürlük arayışına yüceltti. Başkalarının kulu olmaktan, Allah’ın kulu olmaya ilk yalnız adımı o attı. Çevresindeki insanlara ‘Teba’ olmamanın yollarını kavrattı.O, önceki peygamberler gibi, sâdece bazı sapmalara karşı ıslâh edici bir mesajla değil, daha çok inkâr ve şirke karşı yeniden Hakka dönüş çağrısıyla işe başlamıştı. Toplumda bitmiş olan ahlâkî ilkeleri onlara belleten bir vâiz değildi sâdece. Yahut sırf çiğnenen ahkâmı diriltmek için çalışan bir kânun hatırlatıcısı da değildi. O mesajını sunmaya, din hayatında esas olan akâidle başlamıştı. Bu nedenle, elçilikdeki konumu, daha çok son peygamberin risâlet rengini oluşturan başlatıcı özelliğine benzemekteydi. 

 

5) Dinî Gelenekte, İlk Büyük Ataydı

 Hz. İbrâhim, İsmâil ve İshak’ın babası, Yakubun da dedesiydi.[5] İsrâiloğullarını uyaran bütün peygamberlerin, ayrıca Eyyubun, Lokman’ın, Zülkifl’in ve Hz. Muhammed’in de soy atasıydı.[6] Bu nedenle Ona “Ebrahim”, yani cumhûrun ya da cemaatın atası.[7]Yahûdî ve Hıristiyanlar birbirlerine düşman olmuşlardı. Yahûdîler, Hz Mûsâ’nın Allah katındaki mevkiini hepsinden çok yüce tutmakla birlikte, sonraki Hak elçilerini kabul etmezlerdi. Hz. İsâ’dan ise nefret ederlerdi. Hıristiyanlar da onların aksine Hz. İsâ’yı ilâhlaştırmışlardı. Bununla birlikte her iki cemaatta ‘İbrâhim’ isminde birleşebiliyorlardı. Hz. Mûsâ ve Hz. İsâ’nın soyu, seneler önce Hz. İbrâhim’de birleştiği için Yahûdîler[8] de Hıristiyanlar da[9] onunla övünüyorlardı.İşte bu nedenle Kur’ân, İbrâhim isminde birleşilmesi için rehberlik etmişti. Fakat burada bir hususu hemen belirtelim ki; bu ‘Atalık’ fikri, bazılarının iddia ettiği gibi genetik değil, etikdir. Çünkü, Onun sulbünden zâlimlarin de olması mümkündür. Muhammed’in Nûr’u felsefesinin şu ilâhî belgelere rağmen kendisini Kur’ân’a nisbet edenler arasında nasıl serpilip geliştiği, gerçekten şaşırtıcıdır.Rab şöyle demişti: 'Seni insanlara önder yapacağım.' İbrahim, 'soyumdan birilerini de' deyince Allah: 'Benim ahdime zalimler eremezler' buyurdu.[10]Onların zürriyetlerinden iyi düşünüp iyi davranan da var, öz benliğine açıkça zulmeden de var.[11]Bu konuda İncil’de aynı yönde tanıklık ederek  “Kendi kendinize, `Biz İbrahim'in soyundanız' diye düşünmeyin (övünmeyin), ben size şunu söyleyeyim: Tanrı, İbrahim'e şu taşlardan çocuk yaratacak güçtedir”[12] der.Mekke’nin yerlisi olan putatapıcılar da İbrâhim ismine yabancı değillerdi. Kendilerini ona nisbet ediyorlardı. Şu âyette bu durumun ipuçlarını bulmak mümkündür.

İbrahim ne bir Yahudi'ydi ne de bir Hristiyan. O, sadece hanîf bir müslümandı. O, müşriklerden değildi.[13] 

 

6) Özcoşuda, Güzel Bir Örnekti 

Hz. İbrâhim’in Kur’ân’da model gösterilmesine siyâsî noktadan bakılırsa; bunun sebebi, yukarıda temas edildiği gibi, peygamberlerden bazılarına karşı duyulan nefret ya da aşırı sevginin aşılmasına rehberlik olabileceği akla gelir. Fakat bizce Ondan bu denli söz edilmesinin sebebi sâdece bu olamazdı. Çünkü, Kur’ân, Yahûdî, Hıristiyan ve Müşrik muhatapları yanında peygamber’in zâtına bile ‘İbrâhim milleti’nden olmayı salık vermişti. Nitekim Sûre ve âyetlerinin iniş seyrine bakıldığında, Hz. İbrâhimle ilgili konuların da peygamberliğin yirmi üç yılının tamamına yayılmış olduğu görülmektedir.[14]İbrâhim isminin, kendisinden önceki ve sonraki bütün peygamberler atlanarak bu denli öne çıkarılmasının bir sebebi, insanlarda görülmesi muhtemel olan, Yahûdîlik benzeri ırkçılığı ve Hıristiyanlık benzeri peygamber perestliği zihinlerde dağıtmak için olsa da, çok önemli başka bir sebebi daha vardır. Böyle bir sebebin varlığına, Onun tabiatının, ırk ve tarih darlığından çıkarılarak, zamanın tümünde ve yeryüzünün her yerindeki insanlara örnek gösterildiği şu âyet de tanıktır.İbrahim ve beraberinde olanlarda sizin için çok güzel bir örnek vardır.[15]

Kaldı ki, yukarıda anlatıldığı gibi, O sâdece Kur’ân’da değil aynı zamanda önceki kitaplarda da örnek gösterilmiştir. Bizce Hz. İbrâhim’in rehberliği; soyu yahut salt peygamberliği ile ilgili değildir. Onu bizzat kendisi yapan özüyle (fıtratıyla), isteğince serpilip gelişme ve zorba yöneticilerle mücâdele meyli olan özgür kişiliğiyle (hanîfliğiyle), kısaca ‘Peygamberlik, tevekkül, kazanma ve duâ gibi olguların temeli olan

"özcoşu"suyla [16] (sıddîkliğiyle) ilgilidir.

 

7) Taklitten, Tahkîke Geçişin Sembolüydü

 

Kur’ân’ın, Onun hayatından naklettiği örnekler hep tahkîkle ilgilidir.

 

a) Karanlıkları Aydınlatıyor

Gök cisimleriyle istidlâl ederek, onların geçici olduğunu, İlâh’ın daha büyük olması gerektiğini toplumu adına düşünmüş ve onları da düşündürmüştü. Böylece onlara, iç görme gözünün fonksiyonunu hatırlatmış, düşünme yeteneklerinin gelişmesine zemin hazırlamıştı. Kur’ân-ı Kerîm olayı şöyle nakleder:Yakînen bilenlerden olması için İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu şöylece gösteriyorduk."[17]Kur’ân, başka beyanlarında her şeyin melekûtunun Allah’ın elinde olduğunu söyler.  Melekût’un gösterilmesi, bir anlamda “Sistemin öğretilmesi”dir. Kur’ân’da, “Melekûta nazar etmek” anlamındaki form da, Allah’ın varlık üzerindeki yönetimini düşünmek demektir.[18] Bu bize gösteriyor ki, Hz. İbrâhim’e melekût’un gösterilmesi, somut değil soyut, yani akıl ve basîret yoluyla olmuştur. Melekûtun ona gösterilmesinin anlamı, Allah’ın varlık üzerindeki güçlü hükümdarlığını kavrayışının öğretilmesidir.[19] Nitekim yukarıdaki âyetten sonra şu bölüm gelir:  Gece üstüne çökünce bir gezegen gördüğünde dedi ki: ‘İşte Rabbim bu’ gezegen[20] battığında ise: ‘Batıp gidenleri sevmem’ diye konuştu. Ay'ı doğar hâlde görünce: ‘Rabbim bu’ dedi. O batınca da şöyle konuştu: ‘Eğer Rabbim bana kılavuzluk etmeseydi sapıtan topluluktan olurdum.’ Nihayet güneşin doğmakta olduğunu gördüğünde: ‘Benim Rabbim bu, bu daha büyük’ dedi. O da batıp gidince şöyle seslendi: "Ortak koştuğunuz şeylerden uzağım ben.’[21]Bir peygamber, gezegene, Aya ve Güneşe bakıpta, “İşte Rabbim bu” der mi? Diyelim ki bu olay onun peygamberliğinden önce olmuştu. Peki gök olaylarını daha önce hiç izlememiş miydi? Güneşin ve ayın bir müddet sonra batacağını bilmiyor muydu ki ancak batıp gidince onların İlâhlıklarını reddedebilmişti?Bazıları, Kur’ân’ın çok yerde gösterdiği bu diyagramatik üslûbu kavrayamadıklarından için garip ve uzun yorumlara gitmişlerdir. Oysa şu beyanlardan anlaşılması gereken, Hz. İbrâhim’in toplumuyla birlikte, onlar adına ve doğal olarak da onların diliyle mantıklarına rehberlik etmesidir. Nitekim bu akıl yürütme anında o yalnız değildir. Yanında halk vardır. Olayın anlatıldığı bölümü izleyen sekseninci âyet[22] bunun delilidir. Bu nedenle bu önermeleri kendisi için değil kavmi için kullanmıştır. Kaldı ki, İlâhî varlığı anlamanın son sınırına varmış olsa bile, mümin bir kimse de, iç görmesiyle tanıdığı Rabb’ının, dış görmeyle bilinemeyeceğini bu sözleriyle anlatmak isteyebilir. Bunun amacı, kendisinde ve muhataplarının zihinlerinde bir parıltı oluşturmak ve yücelmeye öncülük etmektir. İbrâhim Peygamber, gezegen, ay ve güneşi görüp de, kavmi adına ve geçici bir süre için bile olsa “Bu benim Rabbım’dır” demişse, bu sözüyle şirke düşmüş oluyor muydu? Böyle bir soru da akla gelebilir. Fakat bilinmelidir ki “Rabbim” sözünden maksat “Alemlerin Rabbi” değildir. Zaten toplumu da Güneşin böyle tek bir Rab olduğuna inanmıyordu. O pek çok Rab’dan biriydi.

Bu, bir muhataba rehberlik ederken onu kesin inkârdan şüpheye yüceltmek için seçilen bir üsluptur. Bilmek gerekir ki böyle akıl yürütmelerde bir insanın akîdesini belirleyen şey, geçici duraklar değil, araştırmanın yönüdür. Gerçek aranırken varılan aşamalar, nihâî karar olarak değerlendirilmemelidir. Her gerçek arayıcısı bu tür akıl yürütme aşamalarından geçebilir.[23] 

 

b) Güneşe Tapan Hükümdarı Güneşle Susturuyor 

Mezopotamya kültür tarihinde Akad hânedanlığı döneminden itibaren Tanrılık iddiasında bulunan krallar vardır. Kral Sargon ve torunu Naram-Sin, bir anlamda bütün evrenin yönetimi elindeymiş gibi davranan Tanrı hükümdarlardır. Daha sonraki Asur kralları da böyledir. Onlara Nemrud adı verilirdi. Kaynaklarda Hz. İbrâhim’in devrindeki hükümdar da bir Nemrud’dur.[24] Fakat İbrâhim Peygamber’in kendisiyle tartıştığı bu Nemrud’un kimliği hakkında kesin bilgimiz yoktur.Nemrud birgün Hz. İbrâhim’i çağırtır. Ona nasıl bir İlâh’a inandığını sorar. İnandığı İlâh’ı tanımlamasını ister. Hz. İbrâhim kısa ve net olarak; “Benim rabbım, yaşatır ve öldürür’ der. Bu cevap kısa fakat oldukça anlamlıdır. Hayatı verene ve alana inanıyorum demekle, hem kendisine sorulan soruyu yanıtlamış, Allah’ı genel olarak tanımlamış ve hem de hükümdarın Tanrılığını reddetmiş olmaktadır. Bu nedenle Nemrud alınır ve hemen; “Ben de yaşatır ve öldürürüm” şeklinde karşılık verir. Hatta, hapishâneden, ölüme mahkum edilmiş iki mahkum getirtip birisinin orada öldürülmesini emreder, diğerini de serbest bırakır. ‘İşte’ der, ‘Dilediğime böyle hayat verip, dilediğimi de öldürürüm.’ Bununla; bu ülkede benden daha kudretli, başka bir yasa koyucu yok, öylese sırf bu beni tanımamanı gerektirmez demiş olmaktadır.Bu söz ve tavırlarıyla Nemrud münâzarada üstün durumdadır. Çünkü kendisini hayat vermede ve öldürmede muzaffer ilân etmiş, İbrâhim de henüz cevap verememiştir. Ortada bir ölüm olayı vardır. Eğer tartışma bu şekilde devam ederse, daha başka canlara kıyılabilir. Zulüm artabilir. Zîra, köleleşmiş bir toplumda, insan öldürerek gücünü isbat etmek isteyen bir hükümdarla tartışıyor.  İbrâhim ise yufka yürekli ve yumuşak kalbli birisidir. Bu nedenle, fikrî bir zeminde bile, zulüm sergilemekten geri kalmayan muhatabına karşı söyleceği söz önem arzetmektedir. Sonra düşünemeyen bazı kimseler, Nemrudun bu tavrından öldürülme korkusuna ve serbest bırakılma umuduna kapılarak, ona daha çok meyledebilirler. Bu nedenle tartışmada onu susturacak ve delilsiz bırakacak kesin ve sona vardırıcı bir söz gereklidir. İşte şu söz:Allah, güneşi doğudan getiriyor, hadi sen de onu batıdan getir.”[25]

Bu çok kısa bir söz. Ama hem Nemrud’un ve toplumunun Tanrısını reddediyor, hem onu getirip götürenin Allah olduğunu ilân ediyor ve hem de yaratıcıya karşı kudret gösterisine soyunmuş olan hükümdara tam bir meydan okuma yapıyordu. Böylece onun Kral-Tanrılığını iptal ediyordu. Bunun üzerine Nemrud susmuştu. Fakat münâzaranın ortalarında sanki bir kopukluk olmuş gibiydi. Nemrud, ölüme mahkum edilmiş olan bir kişiyi âzâd etmekle, aklınca onu diriltmişti. Oysa onun bu yaptığı, ancak İlâhî kudrete ortaklık iddiası olmaktaydı. Hz. İbrâhim, Rabbı’nın diriltmesini, örneklemenin bir suçlunun salıverilmesinden farklı olması gerektiğine inanıyordu. Ama bunu bilemiyordu ve itiraz da etmemişti. Bu nedenle Allah’ın ölüleri diriltme biçimini bizzat Rabb’ından dileyecekti.

 

c) Bilinmezlerde Rabb'ına Sığınıyor

Niyazında bile, öğrenme arzusu ve bir akıl yürütme yolunu yakalama çabası bulunuyordu. Yani dünyâ bağımlılığından kaynaklanan açıklanamazlarda da Allah’a sığınmış ve bir hikmet aramıştı. ‘Rabbım öldürür ve yaşatır’ dediğinde, Nemrud, ‘Ben de yaşatırım’ demiş ve mahkumlardan birisini hayata kavuşturmuştu. Böylece belki gerçek bir Tanrının varlığını reddetmiyor, fakat sözü, ‘Bu ülkenin Tanrısı da benim’ demeye getiriyoru. Her dediğini yapabildiği için Hz. İbrâhim’in orada vereceği bir cevabı yoktu. Ancak bu cevapsızlık ânı bilâhare kafasında tekrar belirmiş olmalı ki, ölülere hayat verilmesi hususunda Allah’a niyazda bulunmuştu. Olay Kur’ân’da şöyle anlatılmaktadır.- Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster. - İnanmıyor musun? - Hayır öyle değil, fakat kalbim iyice kansın. - Öyleyse kuşlardan dördünü al, onları kendine alıştır, sonra onları ayırıp her dağın üzerine onlardan bir parça koy, sonra onları çağır; koşarak sana gelirler. O hâlde Allah'ın güçlü ve Hakim olduğunu bil.[26]Bu son bölümle ilgili bazı sorunlar vardır. Bunlardan birisi Peygamber’in yaptığı duâ’nın mâhiyetiyle ilgilidir. Bir peygamber, dirilmeye iman’dan şüphe hissettirecek bir biçimde Allah’tan talebte bulunuyor. Nitekim, Hak Teâlâ ‘Yoksa inanmıyor musun?’ şeklinde bir mukâbelede bulunmaktadır. Bu nasıl olur? Hz. İbrâhim’e yakışır mı?‘Bilme’ ile, ‘Görme’, insanda ayrı ayrı kudret oluştururlar. Bilme inandırır, görme teskin eder. Hz İbrâhim ölülerin bir şekilde diriltileceğine inanmaktadır. Fakat o heyecanı yaşamamış, görememiştir. Bu temsille anlayacağız ki, insan eğer düşünürse kalbini rahata kavuşturacak şeyi bu evrende müşâhede edebilir. O zaman yapılması gereken, insanın yine kendisine, aklına müracaat etmesidir.Bu bölümle ilgili bir başka mesele de, Hz. İbrâhim’in Allah’tan niçin böyle bir dua ve istekte bulunduğudur. O, Nemrud’a cevap oluşması için mi, yoksa sâhilde yırtıcı hayvanların yediğini gördüğü bir leşin nasıl diriltileceğini merak ettiği için mi böyle bir duada bulundu? Başka bir sorun da bu dört kuşun cinsleriyle alâkalıdır. İbrâhim (a.s.) horoz, tavus, karga ve güvercin mi almıştı? Yoksa güvercinin yerine kerkenez mi almıştı? Müfessirler bu ve benzeri on iki soruya cevap ararlar. Onların tartıştığı bir diğer sorun da, âyete verilen anlama ilişkindir. Kuşlarla ilgili olarak Hz. İbrâhim’e verilen emir; ‘Onları kendine alıştır’ şeklinde mi, yoksa ‘Onları kes’ şeklinde mi anlaşılmalıdır? Bizce bu sorunları tartışmak ilâhî mesajın ikinci plâna itilmesinden başka bir şeye yaramayacaktır. Ancak bizce burada üzerinde durulmaya değer olan bir mesele vardır. O da ayete verilen mealle ilgili olanıdır. Biz, ‘Onları alıştır’ şeklinde yapılan çeviriyi[27] tercih etmek istiyoruz. Çünkü, Cenab-ı Hakk’ın Hz. İbrâhim’e göstereceği şey yaratma anlamındaki ‘Halk’ değil, diriltme anlamındaki ‘İhyâ’ idi. İhyâ olayında da öncelikle akla gelmesi gereken, bedensel bir inşâ değil, ruhsal bir kıyâm olur. Kaldı ki, ‘Sur’ fiiline iki ayrı anlam verilebilse de; ‘Surhünne ileyke’ biçimindeki söyleyişi, ‘Onları kes’ şeklinde çevirmek dil açısından doğru olamaz. Çünkü bu anlamda metindeki ‘İleyke’ yâni ‘Kendine, sana’ tümleci kaybolmaktadır. Gerçi bir önceki âyette de ölülerin diriltilmesinden söz edilir. Fakat orada bir de ‘Kemiklere et giydirilmesi’ şeklinde bedensel bir inşâ durumudan bahis açılmıştır. Hem o âyet, muhtevâsına uygun olarak, ‘Allah’ın her şeye kâdir olduğu’ mesajıyla sonlanır. Oysa, Hz. İbrâhim’le ilgili olan bu âyet delâletine münâsib bir biçimde ‘Azîzün Hakîmün’ nitelemeleriyle sonlanmıştır.Dağlara bırakılması istenen miktar için ayette kullanılan ‘Cüz’ kelimesi de, bir sorun oluşturur gibidir. Bizce buradaki ‘Cüz’ kuşlardan birisi anlamındadır. Çünkü âyetin bidâyeti ‘Dört tane kuş al’ biçiminde değil, ‘Kuşlardan dördünü al’ şeklindedir. Yani alınan, lafız olarak ‘Dört’tür. Dağlara bırakılanlar da bu dördün cüzleri yani her bir kuş olmalıdır.Bu tür bir olaydan ahlâkî bir ders çıkarmak için, seçilen örnek her hangi bir canlı da olabilirdi. Ama kuş istenmişti. Çünkü insan fıtratı onlara düşkündür.[28] Onların evcilleşme ve insana alışma kâbiliyetleri de daha çabuktur. Hem hareketleri daha sürâtlidir. “Kuşlardan dördünü al.” Niçin dört tane? Nemrud’la ilgili bir söylentide dört kuştan bahis vardır. Nemrûd, İbrâhim’in Allah’ına kendi göğünde hücum etmek ister. Dört kartalı et ve şarapla besler. Bir sandığın dört köşesine uçlarında birer et parçası bulunan dört mızrak diktirir. Kendisi de sandığa yerleşir. Ete ulaşmak isteyen kartallar sürekli yükseğe uçarlar. Fakat hepsi boşa çıkar. Sonunda Nemrud yere düşer.[29]İlk çağ fiziğinin temeli, dört unsur teorisine dayanmaktadır.[30] Eski Doğu ve Batı medeniyetlerinde tabiat ve insan vücudunun, ateş, hava, su ve toprak’tan oluştuğuna inanılırdı. Asurlular da on iki burç hakkında çok şey bilirler, burçların her birinin; bu dört unsura ait olduklarını iddia ederlerdi. Bütün bunlara bakılırsa kuşların sayısının Hz. İbrâhim’in çağındaki insanların düşünce yapısıyla ilişkisi olabilir. İnsan davranışlarının dayanağı olan sosyal alâka ve menfaat gibi yönelişler de dört temel duygudan oluşur. Bunlar; haz, elem, korku ve öfke’dir. İnsanda diğer bazı motifler daha olsa da onlar karışıktır. Kuşların sayısının bu temel motiflerle ilişkisi de düşünülebilir. Bir başka husus da insanın dört ciheti olduğudur. Bu son tercihe göre anlam şöyle olur; Kuşlar yabânî halleriyle vahşîdirler. İnsanı anlamazlar. Anlamayan ruhlar da ölü sayılırlar. Sen onları tanı, kendine alıştır ve evcilleştir. Kendine itaat etmelerini öğret. Sonra onların her birini bir dağa bırak. Her yönden gelmeleri için dört cihetine birer tane koy. Sen de ovaya in. Orta bir yere gidip, kendine doğru gelmeleri için onlara seslen. Kuşların dört bir taraftan sana doğru koşarak geldiklerini göreceksin. Bu durum mahşeri andırır. Bu koşuşturma, hep bir hedefe koşan çıvgın çekirgelerin hâli gibidir. İşte ölülerin İlâhî buyrukla dirilerek kabirlerinden kalkıp koşuşmaları böyle olur. “Gözleri dalgın dalgın, yayılmış çekirgeler gibi o çağırana koşarak kabirlerden çıkarlar.”[31]O zaman şunu bilmelisin. Nemrud mahkumun ruhunda bir değişim oluşturamadı. Bu nedenle onu salıvermesi, hayat vermeye örnek olamaz. Kuşlar, bir emirle nasıl kolay diriliyorlarsa, ikinci hayat için ölülerin dirilmesi de öyle kolay ve hızlı olacaktır. Sen bir beşer olduğun hâlde vahşî kuşları evcilleştirip bir kelimeyle onları kendine celbetmeğe kâdirsin. Yani onlara ruh verip onlarla konuşabiliyor ve kendine dönmelerini sağlıyabiliyorsun. Peki Allah’ı, insanları tekrar dirilterek huzuruna çıkarmaktan aciz mi sanırsın? Sen dört kuşun ruhunu bir kelimelik emirle diriltebiliyorsan, Allah’ın da her bir insanın ruhunu, tek kelimelik bir emirle bir anda tek bir sahrâda toplamaya kâdir olduğunu bil.[32]Hz. İbrâhim’in gök cisimleriyle yaptığı akıl yürütme olayında; zâhirden bâtına, şehâdetten gayba, basardan basîrete, mülkten melekûta bir kapı açmak vardı. Dört kuşla ilgili bu istidlâlde ise; onun tam aksıne, bâtından zâhire, gayıbdan şehâdete, basîretten basara, melekûttan mülke geçiş vardır. Gök cisimleriyle istidlâli göremediğine inanmak içindi. Diriltilmenin niteliğini görmek isteği ise, inandığını görmek içindi. Kelâm âlimlerinin uslûbuyla söyleyecek olursak, ilki ‘Mebde’ hakkındaki şüpheleri, ikincisi de ‘Mead’ hakkındaki vehimleri dağıtıyordu. Her ikisinde de tek amaç, tahkîk ile tevhîde ulaşmaktı.

Hz. İbrâhim, tebliğinde Tedric kuralına riâyet etmişti. Başlangıçta toplumuna, taptıkları gök cisimleriyle akıl yürütmeyi öğretirken, kimsenin tanrısını küçümsememişti. Tebliği gece ve sanki gizli yapıyormuşcasına, yıldızlar ay ve güneş hakkında, onlarla birlikte, onlar adına düşünüyordu. Fakat daha sonra durum farklı olmuştu. Düşüncelerini bir bayram kalabalığında herkese fiilî olarak göstermişti. Önceleri babasının bağışlanması için Allah’a duâ edeceğini açıklamıştı. Daha sonra aralarındaki çizgi belirince bu düşüncesinden vaz geçmişti.

 

d) Putperest Halkı Putlarla Düşündürüyor

Hz. İbrâhim bir bayram öncesi halkla birliktedir. Halk Onun da bayram yerine gelip kutlamalara katılmasını ister. Fakat yıldız, Ay ve Güneşle yaptığı istidlâller zihnini kaplamıştır.[33] O gözlerini yıldızlara diker. “Ben hastayım.” der.[34] Bu şüphesiz muhataplarının gök cisimlerine tapmasından kaynaklanan bir gönül hastalığıdır.[35] Bunun üzerine çevresindekiler ondan uzaklaşıp giderler.[36] O ise kendi kendine arkalarından şunları söylenir: Allah'a yemin ederim, sırtınızı dönüp gidişinizden sonra, putlarınıza bir oyun çevireceğim.[37]Sonra, onların ilah edindikleri ağaç, toprak ve taştan yapılmış putların bulunduğu binâya girer. Onlara; “Birşey yemez misiniz? Neniz var ki, konuşmuyorsunuz!” diye söylenir. İyice yanlarına sokulduktan sonra onlara bir darbe indirir.[38] Onları parça parça eder. Yalnız, dönüp kendisine baş vurabilsinler diye en büyüklerini[39] parçalamaz.[40]Bir süre sonra, halk bayramdan dönüp de durumu farkedince ortalık karışır.- Bunu Tanrılarımıza kim yaptı? Muhakkak o zâlimlerden biridir.- Onları diline dolayan bir genç duymuştuk. Kendisine, 'İbrahim' deniyormuş.- Halkın gözleri önüne getirin onu ki, açıkça görebilsinler.- Tanrılarımıza bunu sen mi yaptın, İbrahim?- Hayır, ben değil. şu büyükleri yapmıştır onu. Hadi sorun onlara eğer konuşabiliyorlarsa!- Hakikaten ne yanlış yapıyoruz biz! - Sen de bilirsin ki, bunlar konuşamazlar.- Peki o hâlde siz, Allah'ı bırakıp da size hiçbir şekilde yarar sağlamayan, zarar da veremeyen şeylere mi tapıyorsunuz? Yuh size ve Allah’tan başka taptıklarınıza. Aklınızı kullanmıyor musunuz siz?[41]Mâdem daha büyük olduğuna inandığınız bir Tanrınız var, o hâlde küçüklere neden ibâdet ediyorsunuz. Büyük put bu durumu kıskanmış olmalı. Bunun üzerine, bir an kendilerine gelirler. Ama çok sürmeden yine eski kafalarına dönerler.Hz. İbrâhim bu hareketiyle, konuşamayan ve kendisini savunamayan, varlıklara tapınmadaki anlamsızlığı muhataplarına fiilen de göstererek, bu akılsızlığı farkedip de sosyal baskıdan ses çıkaramayan, korku dolu kalblere bir ferahlık serperek onların muhakeme imkânlarını artırmıştı.Bir açıklama: Hz. İbrâhim, Putları kendisi parçaladığı hâlde; ‘Büyüğüne sorun. O yapmıştır’ biçiminde karşılık vermişti. Hz. İbrâhim’in söylediği bu söz, bazı haberlerde ‘Yalan söylemek’ biçiminde nitelenir. Bu haberlere bakılırsa onun söylediği başka iki yalan daha vardır. Bunlardan birisi hasta olmadığı hâlde, bayram yerine gitmemek için yıldızlara bakıp ‘Ben hastayım’ demesi.[42] Diğeri de, Mısır hükümdarına eşi Sara’yı kızkardeşi olarak tanıtması.Bu konudaki hadislerden birisi şöyledir: “İbrâhim, Allah’ın zâtı ile ilgili üç yalan söylemiştir. Birincisi (Halkla birlikte bayram yerine gitmemeyi bahane etmek için) ‘Ben hastayım’ deyişi. İkincisi, (Putları parçalayıp suç âletini büyüklerinin üstüne koyduktan sonra) ‘Bu işi onların büyüğü yaptı’ deyişi. Üçüncüsü de, (eşi Sâra’yı Mısır Kralına tanıtırken) ‘Bu benim kızkardeşimdir’ deyişi.[43]İşte bu yalanlarından dolayı, Hz. İbrâhihim’in sonraki hayatta günahkâr müminlere şefaat etme imkânından mahrum bırakılacağı da rivâyet edilir.Bu haberler hakkında yapılacak yorum, elbette ayrı ve uzun bir konu oluşturur. Ancak şu kadarını söylemekte yarar olacaktır. Kur’ân’ın överek anlattığı böyle yüce bir tavrı ‘Yalan’ olarak değerlendiren haberlerin eğer güzel bir tevili yoksa, makul olan şey onların sıhhatinden şüphe etmektir. şunu unutmamalıdır ki, bir peygambere yalancı demek, bir hadis râvîsini yanılmışlıkla nitelemekten daha kolay değildir. Aslında İbrâhim’in yalanlarının; günah işlemeye pirim veren ‘şefaat’ konusunda, Peygamberleri birbirleriyle yarıştırma sadedinde, Hz. Muhammed’e model gösterilen İbrâhim (a.s.)’ı küçük düşürmek bâbında zikredilmiş olması başlı başına birer sorundur. Bizce bu haberler, Kur’ân uslûbunun delâletlerine kapalı olan zihinlerin ürünü gibidir. Peygamber-i zîşânı ve seçkin arkadaşlarını bu tür isnadlardan uzak tutmak her düşünen müminin görevi olmalıdır. Gerçekte Hz. İbrâhim’in bu olaylarda bir yalanı mevzubahis değildir. Hakkında söylenen ‘Üç yalan’ isnadı birer yakış-tırmadır. şimdi bunları tek tek inceleyelim.

 

Bir: Hz. İbrâhim’in, kendi eşini Firavun’a ‘Kızkardeşim’ diye tanıtarak yalan söylediğine dâir ilk bilgiler Eski Ahit kaynaklıdır.“Ve vâki oldu ki, Mısır’a girmesi yaklaştığı zaman, karısı Sara’ya dedi: İşte görüyorum ki sen görünüşü güzel bir kadınsın. Olur ki Mısırlılar seni görünce: Bu onun karısıdır derler; ve beni öldürürler, fakat seni sağ bırakırlar. Senin yüzünden bana karşı iyi davranılsın ve senin sebebinle canım yaşasın diye: Onun kızkardeşiyim de. Abram Mısıra girdiği zaman Mısırlılar kadının çok güzel olduğunu gördüler. Ve Firavun’un emirleri onu gördüler ve onu Firavun’a medh ettiler ve kadın Firavun’un sarayına alındı. Ve onun yüzünden Abram’a karşı iyi davrandı ve onun koyunları, sığırları ve eşekleri ve köleleri ve câriyeleri ve dişi eşekleri ve develeri oldu. Ve Rab Abram’ın karısı Sara’dan dolayı, Firavun’u ve onun sarayını büyük vuruşlarla vurdu. Ve Firavun Abram’ı çağırıp dedi; Bana bu yaptığın nedir? Bu senin karın olduğunu bana niçin bildirmedin? Niçin bu benim kızkardeşimdir dedin? Ben de onu karı olarak aldım.”[44]Kumran bağlarında bulunduğu söylenen bir metinde de Tevrattaki bu anlatım hikâye edilir.[45]Hikâyenin Tevrat’ta anlatılan biçiminde bazı çelişkiler bulunur. Meselâ, Hz. İbrâhim Mısır dönüşünde seksen beş, eşi Sâra ise yetmiş altı yaşındadır. Yani kendisine çocuk mücdesi verildiği zaman ‘Ben kısır bir kadınım, kocam da ihtiyar birisi. Nereden çocuğum olacakmış’ diyecek kadar yaşlıdırlar. Sara’nın çok güzel olduğu iddia edildiği yıllar bundan sadece on yıl kadar öncedir. Demek ki onlar, Mısır’a vardıklarında Sâra en az altmış beş yaşındaydı. Altmış beş yaşındaki bir hanımın dillere destan bir güzelliğinin olması, daha kente girdikleri an hükümdarın bunu farkederek onunla evlenme arzusunu açığa çıkarması, Hz. İbrâhim’in de bu nedenle endişelenerek eşini krala kız kardeşi olarak takdim etmiş olması akıl kârı değildir. Hadi diyelim ki, Sâra o yaşına rağmen güzellikte müstesnâ birisidir ve Hz İbrâhim de bu nedenle endişelenmiştir.  ‘Bu kızkardeşimdir’ diyerek Firavun’u da aldatmıştır. O zaman neden Allah, Firavun’u ve sarayını ‘Büyük vurgunlar’la vurur? Aldatan İbrâhim’dir de, neden Firavun cezalandırılır?Çeşitli tarihlerde yayımlanan Tevrat metinlerinde de önemli sayılacak bazı farklar vardır. Meselâ, yukarıdaki metinde (ki son çeviriler de öyledir) Firavun, Sâra ile bizzat evlenmiş olarak gösterilirken, başka bir metinde, Sâra ile hükümdarın evlenmedikleri, fakat evlenmek üzere oldukları, evlenmeden önce de Sâra’nın eşiyle Mısır’dan ayrıldıkları belirtilir.[46] Firavun Sâra’ya henüz el sürememişse, sadece kötü bir niyet taşıması cezalandırılması için yeterli bir sebep mi olmuştur. Eğer öyleyse, kandırılan bir kral, sonunda nasıl olur da, bu misâfirlerini bir sürü mal, mülk, hediyeler ve kölelerle, geldikleri Filistin’e selâmetle geri uğurlar?Bu hikâyenin Tevrattaki biçimi üzerine Hadis’lerle bazı iyileştirmeler yapıldığı görülür. Hadislerde, Hz. İbrâhim’in eşi Sâra’yı gerçekte değil de, imanda kardeşi olduğunu kasdederek öyle tanıttığı anlatılır. Bu konudaki bir hadis özet olarak şöyledir: Hz. İbrâhim’in, güzel eşiyle kente geldiğini haber alan hükümdar, kadının onun nesi olduğunu sorar. Oda (imanda) kardeş olduklarını söyler. Sonra kadın hükümdarın huzuruna çıkarılır. Hükümdar Sâra’ya yaklaşmak ister fakat buna bir türlü muvaffak olamaz. Hükümdar sonunda bir câriye ile birlikte Sâra’yı kocası İbrâhime geri gönderir.[47]Daha sonraki tarihlerde yapılan bazı yorumlarla da bu hikâye biraz daha ahlâkîleşterilmiştir. Bir yoruma göre Mısır hükümdarı ve halkı mecûsî meşrep imişler. Mecûsîlerde de, kızkardeşlerle evlenmek teşvik edilirmiş. Böyle bir evliliğin daha sağlam olduğuna inanılırmış. Hatta onların lisanlarında, ‘Kızkardeşim’ demek, ‘Eşimdir’ anlamına geliyormuş. Hz. İbrâhim de Sâra’yı bu nedenle Firavun’a kızkardeşi olarak tanıtmış.[48] Böylece; Hz. İbrâhim’in hükümdara onun inancına uygun olarak cevap vermiş olduğu belirtiliyor. Sözde olay da peygamberi yalan söylemekle itham eden boyuttan arındırılmış oluyor.Öncelikle şunu kaydetmek gerekir. Kur’ân’da bu olayı çağrıştıracak bir bölüm yoktur. Tevrat’ın, Sâra’ya yaptığı bu isnad, müminlerin annesi Aişe’ye yapılan ifk’den farksızdır. Daha sonraki Tevrat tercümeleriyle, hadis metin ve yorumlarındaki iyileştirmeler de olayın nakledilen biçimdeki bütünlüğünde iğreti gibi durmaktadır. Bizce bu senaryonun en azından Tevrat’taki biçimiyle bir iftira olduğu açıktır. Doğrusunu Allah bilir.

 

İki: Hz İbrâhim, putperestelerle birlikte bayram yerine gitmemek için, hasta gibi görünmüş, ‘Ben hastayım’ diyerek yalan söylemiş. Putperestler, bayram töreninde İbrâhim’le birlikte olmak isterler. Fakat O bu törene katılmak istemez. Çünkü orada putlara tapınmaktadırlar. Zaten onlarla yaptığı konuşma ve mücâdelenin dozu da son derece artmıştır. Artık yollar ayrılma noktasına gelmiştir. Bayram yerine gitmeyecektir, artık muhataplarına söyleceği bir söz de kalmamıştır. Adeta başka bir çıkış, yolu aramaktadır. Muhtemelen, yıldız, ay ve güneşle daha önce yaptığı o akıl yürütme olayı aklına gelir. Başını göğe kaldırır. Gözlerini bir noktaya diker, sonra onlara ‘Ben rahatsızım’ der. Konuşmalarınızdan, yaptıklarınızdan, putatapıcılıktaki ısrarınızdan, hakka karşı olan nefret ve inadınızdan ben huzursuzum, siz gidin der. Arkasından da, kararını verir. ‘Siz gidin, ama bakın ne yapacağım putlarınıza.’

 

Üç: Hz. İbrâhim, ‘Küçük putları, büyükleri parçalamıştır’ diyerek yalan söylemiş. Toplumda putlardan nefret eden tek kişi İbrâhim. Bunu da kimseden gizlemiyor. Her fırsatta onlara tapınmadaki akılsızlığı dile getiriyor. Çağırdıkları hâlde, bayramlarına da iştirak etmiyor. Sonra onlar putlarını parçalanmış hâlde görünce, doğal olarak ondan şüpheleniyorlar. Onu çağırtıp; ‘Bunu sen mi yaptın İbrâhim?’ diyorlar. şimdi düşünelim; konuşamayan varlıklara tapan, konuşabilen insanlara söylenecek hangi söz daha tesirli olur dersiniz. ‘Evet ben yaptım’ demek mi? Yoksa, ‘Bilmem, şu parçalanmamış olanına sorun bakalım’ demek mi daha tesirli olur?Hz. İbrâhim’in bu vecîz cevapdaki maksadı,  parçalama eylemini puta isnad etmek değil, muhataplarını susturmaktır. Bu durum yoruma gerek kalmadan, sözün akışından açıkça belli olmaktadır. Aslında O, böylece parçalama işini bizzat kendisinin yaptığını söylemiş olmaktadır. Bunu bir yalan olarak nitelemek ise, sözün delâletini anlayamamaktan kaynaklanan bir neticedir. Sözler; ancak söylendikleri atmosferlerde değerlendirilebilir. Doğru ya da yalan olarak nitelenebilir. Zaman, şart, kültür, imkân, ve ön kabullerin oluşturduğu çerçeveyi hesaba katmayan bir anlama zemini haklı sayılamaz. Kendi ortamında söylenen ‘Ben hastayım’ ve ‘Büyükleri parçalamıştır’ sözleri, seneler sonra, çerçevesinden çıkarılarak başka ortamlara taşınınca yalan olarak nitelendirilmiştir. Oysa Allah bu sözlerin söylendiği atmosferi tüm inceliğiyle anlatıyor ve Onun ‘Sıddîk’ olduğunu da bildiriyor. 

 

AHMET BAYDAR



[1] K. Kerîm: Nahl 16/120.
[2] K. Kerîm: En'âm 6/74-82, Tevbe 9/41-9,113, Nahl 16/120, İbrâhim 14/41, Şuarâ 26/86-7, Enbiyâ 21/38-67, Saffât 37/91-6, Ankebût 29/16-24.
[3] K. Kerîm : Tevbe 9/114.
[4] K. Kerîm: Nisâ 4/125.
[5] “İbrahim, İshak'ın babasıydı. İshak, Yakup'un babası; Yakup da Yahuda ve onun kardeşlerinin babasıydı.” Yeni Ahit, Matta, 1/1-2.
[6] Bkz. Kitabın sonunda peygamberlerin soy ağacını gösterir tablo.

[7] Bkz. Tecrîd-i Sarîh, 1017 nolu hadis şerhi.

[8] “Ve seni mübârek kılanları mübârek kılacağım. Ve sana lânet edene lâneet edeceğim; ve yer yüzünün bütün kabileleri sende mübârek olacaktır.” Eski Ahit, Tekvîn, 12/3.

[9] “Babanız İbrâhim günümü göreceği için sevinçle coşmuştu.” Ahd-i Cedîd, Yuhanna : 8/56 “Allah İbrâhim’e’Bütün milletler sende mübârek sayılacaktır.’ diye müjdelemişti. Galatyalılara Mektup, 3/9
[10] Kurân-ı Kerim:  Bakara 2/124.
[11] K. Kerîm: Saffât 37/113.
[12] Yeni Ahit, Matta, 3/9.
[13] K. Kerîm: Âl-i İmrân 3/67.
[14] Grafik; 1-2.
[15] K. Kerîm: Mümtehine 60/4.
[16] Kelimenin Farsçası "Hodcuşî". Mühendis Mehdî Bâzargân,  Hz. İbrâhimin, görevini eksiksiz biçimde yerine getirmeye sevkeden rûhî yapısını ifâde etmek için de bu sözcüğü seçer. (Mehdî Bâzargân, Kur’ân’ın Nüzûl Süreci, Ankara 1998, Ayrıca; Bazargân’ın Hodcuşî adlı eseri) Fakat orada bu kelimeyi ‘Sıddîk’ın karşılı olarak kullanıp kullanmadığı belli değildir. Bizce Kur’ânın İbrâhim Peygamber için kullandığı ‘Sıddîk’ terimini bu sözcük iyi karşılamaktadır.

[17] K. Kerîm: Müminûn 23/88, Yâsin 36/83.

[18] K. Kerîm: A'râf  7/185.

[19] Muhammed Esed, Kur’ân Mesajı, 6/75’in açıklaması.
[20] Ayette ‘Kevkeb’ denmektedir. Buna gezegen anlamı vermenin daha uygun olacağı yukarıda geçmişti. Nitekim o gezegenin Jüpiter, yahut Venüs gezegenlerinden biri olduğu nakledilir. el-Kurtubî, a.g.e. ilgili âyetin tefsîri.

[21] K. Kerîm: En'âm 6/75-79.

[22]  “Toplumu ona karşı çıkıp kanıt getirmeye kalkıştı.” K. Kerîm: En'âm 6/80.

[23] Mevdûdî, Tefhîmu’l-Kur’ân, En'âm Sûresi, 78. âyetin açıklaması.

[24] "Namruz" ve "Nimrud" şeklinde de söylenişi vardır. Söylentilere göre babasının adı "Kenan"dır.

[25] K. Kerîm: Bakara 2/258.

[26] K. Kerîm: Bakara 2/260.

[27] Mesela Muhammed Abduh.
[28] Anket sonuçlarına bakınız. Sayfa,
[29] Bkz. M. Eğitim Bakanlığı, İslâm Ansiklopedisi, İstanbul: 1978, Nemrûd maddesi.
[30] Gerçi, dört unsur fikrinin nisbet edildiği bilinen ilk filozof Sicilyalı Empedokles (İ.Ö:490) dir. Ona göre bu unsurlar, sevgi ve nefret sonucu sürekli birleşir ve ayrışır. Felsefe Tarihi’nin bu tesbiti, dört unsur fikrinin Empedokles’den daha önceye inemeyeceğini göstermez.
[31] K. Kerîm: Kamer 54/7-8.
[32] Ebu Müslim Isfehani ve Muhammed Abduh, kuşlarla ilgili ayetlerin, ölülerin diriltileceği sadedinde temsili bir anlatım içerdiğini söylerler.
[33] K. Kerim: En’am Sûresi, 6/76-78.
[34]Bazı kimseler, bu beyanı, ‘Hasta olmadığı halde hasta görünmek’ gibi değerlendirip Hz. İbrâhim’in daha önce temas ettiğimiz üç yalanı arasına katarlar.
[35] Muhammed Esed, a.g.e Saffât Sûresi 89. âyetin dipnotu.
[36] K. Kerîm: Saffât 37/87-90.
[37] K. Kerîm: Enbiyâ 21/57.
[38] K. Kerîm: Saffât 37/91-93.
[39] Bu büyük put belki de Marduk idi. Çünkü o devirde Bâbil’de en büyük Tanrı’nın o olduğuna inanılırdı. Yahut şehrin en büyük tanrısı olan Ay Tanrısı "Nennar"dır.
[40] K. Kerîm: Enbiyâ 21/58.
[41] K. Kerîm: Enbiyâ 21/59-67.
[42] Bu konudaki hadisler için bkz; Buhârî, es-Sahîh, Enbiyâ, 8. Müslim,es-Sahîh, Fezâil, 154. Ebû Dâvud, es-Sünen, Talak, 16.
[43] Konuyla ilgili tartışmalar için bkz; F. Râzî, Tefsîr, 21/63 ve 37/89’un tefsîrleri.
[44] Eski Ahit, Tekvin, bab, 12/11-19.
[45] Muazzez, İlmiye Çığ, İbrâhim Peygamber, İstanbul, 1997, S. 88-89 Bu metin, Qumran roleleri yahut Lut Gölü yazmaları diye bilinen eserdedir. Yazmaların M.Ö. 220-M.S. 70 yıllarına ait olduğu tahmin edilir.
[46] İngiliz ve Amerikan Bybil şirketlerince İbran, Kildan ve Yunan dillerinden tercüme edilerek İstanbul’da 1885 de yayımlanan bir nüsha “Ben dahî on zevce almak üzere idim.” Tekvîn, bab12/19.
[47] Buhârî, Hîbe. Tecrîd-i Sarîh, Hadis no : 1017.
[48] Tecrîd-i Sarîh, 1017 nolu hadisin şerhi. Görüş İbn Cevzî’ye atfedilir.
 

Sizce Nedir ?

Kur'ân'ı Kerim'e göre (din) sizce nedir?
 

Videolar

Rastgele Resim

blnm beyin-sonsz.jpg

İstatistikler

İçerik Tıklama Görünümü : 113925

Giriş Formu



Haber 10