image image image image image image image image image
EVET
Oruç Ülkesi
21. Yüzyılda Küresel Yönetişim ve Üniversiteler
Musa-İsa-Muhammed
AHİR ZAMAN İLMİHALİ
Sünnet ve Hadis
Recep ve Şaban Kokularını Ramazan'dan Aldılar
İSTİÂZE - III (Neûzü Billah)
ISLAHAT HAREKETİ
EVET     Kul! Sahipleniyor cihanı, ağzı da ne büyük yutacak Tekmil veriyor varlık Tüm ordular secdede Ölüyken bir zamanlar, hayali var şimdi Ölümü ateşe atacak!
Oruç Ülkesi     Oruç   Ülkesi                                                                                    Sezai KARAKOÇ        Oruç, metafizik âleme açılan pencerelerin ortamıdır mümin için. Fizik karartıların gönül ışığıyla silinişi. Öteleri görüş ve ötelere eriş, maddi perdelerin inceltile inceltile öteyi gösterir hale getirilişi.
21. Yüzyılda Küresel Yönetişim ve Üniversiteler *21.Yüzyılda Küresel Yönetişim ve Üniversiteler       Prof. Dr. Ahmet DAVUTOĞLU   Ben her şeyden önce, bu sene eğitim faaliyetlerine başlayacak olan İstanbul Şehir Üniversitesi’nin ülkemizin entelektüel dünyasına, eğitim dünyasına ve sadece ülkemizin değil küresel alanda da dünya kültürüne katkı yapacağı ümidiyle hayırlı olsun diyorum. Gerçekten Türkiye son dönemde eğitim alanında, özellikle üniversitelerin yaygınlaşması anlamında çok ciddi atılımlar yaşadı. İnşallah bu üniversitelerimiz kısa zamanda ulusal sınırları aşıp uluslararası ölçekte de çok önemli bilimsel çalışmalara öncülük edecekler.
Musa-İsa-Muhammed Burada ve Şimdi       Ali İZZETBEGOVİÇ   İslâm tarihi iki kısma ayrılır: Muhammed (a.s) den evvel ve sonra. Birincisini ve onun bilhassa Yahudilikle ve Hıristiyanlığı içine alan son kısmını dikkate almadan ikincisini (asıl İslâm tarihini) tamamen anlamak mümkün değildir.
AHİR ZAMAN İLMİHALİ       İhsan ELİAÇIK         Türkiye’nin saygın ilahiyat akademisyenlerinden değerli hocam Prof. Dr. Hayri Kırbaşoğlu’nun “Âhir zaman ilmihâli” adlı son çıkan eseri, adından da anlaşılacağı gibi “Yaşayan ilmihâl” olma iddiasıyla kaleme alınmış… Sizlere, bu makalede, yaz boyunca okuyabileceğiniz bu güzel eseri tanıtmak istiyorum. Eser, İslam’a yönelik temel bakış açısı, konuları ile alış biçimi, zamanın ruhunu yakalamaya çalışan perspektifi ve en temel iddiası olan “âhir zamanın” yani son zamanların/yaşadığımız çağın meseleleri üzerinde yoğunlaşmasıyla “inşa” çağı ilmihali olma özelliğine sahip.
Sünnet ve Hadis             Sünnet ve Hadis                            Prof. Dr. FAZLUR RAHMAN       Geçen kısımda, Hadis’in temel konularından bazılarını “objektif olarak”, hadise sıkıca bağlı ve duyarlı kimselerin nazarında ise acımasızca ve hatta belki de haksız bir şekilde inceledik.
Recep ve Şaban Kokularını Ramazan'dan Aldılar     Recep ve Şaban Kokularını          Ramazan’dan Aldılar                                         Mustafa İSLAMOĞLU     Halkın tasavvurunda “Üç Aylar” diye şöhret bulmuş. Bu şekliyle bir delile dayanmasa da, özde sahih bir delilden yola çıkılarak şöhret bulmuş bir ifade. Üç aydan kasıt, ardı ardına gelen kamerî aylar olan Receb, Şaban ve Ramazan.    Rasûlullah’ın bu ayların ilki olan Receb girince “Allahümme barik lena fi recebe ve şa’bân, ve belliğna ramazan: Allah’ım Receb ve Şaban’ı bize bereketli kıl ve bizi Ramazan’a erdir” diye dua ettiği rivayeti sabit. 
İSTİÂZE - III (Neûzü Billah)                N e û z ü       B i l l a h                                                                                               Ahmet BAYDAR   Yazımızın önceki iki bölümünden anlaşılmış olmalıdır ki Kur’ân’da teklif edilmiş olan “istiâze” nin hakikati, ilahî mesajın tebliği esnasında (yani Kur’ân okunduğunda) karşılaşılacak meşakketli durumlarda Allah’a sığınmaktır. Bizce Mushaf’ın son suresinde teklif edilen “sığınma”da da bu hakikate işaretler bulunmaktadır.
ISLAHAT HAREKETİ TOPLUMUN DEĞİŞİMİ     Malik Bin Nebi Bir toplum kendi içindeki değiştirmedikçe, kuşkusuz Allah da o toplumun bulunduğu durumu değiştirecek değildir. Ra’d/11  
İBRÂHİMÎ OKUYUŞ (VII) - Dört Okuyuş PDF Yazdır e-Posta
Makaleler - iBRAHiMi OKUYUŞ

 

 

      D Ö R T    O K U Y U Ş 

 

 

Farklı meslek gruplarından yüz kişi seçtik. Bunlar, on beş ile seksen yaş arasında değişen kimselerdi. Aralarında; çoban, çiftçi, işsiz, işçi, esnaf, politikacı, öğretmen, yazar ve şâir vardı. Onlara, bir ilkbahar ve bir de sonbahar manzarasıyla birlikte şöyle bir metin verdik.

 

“Eğer okumak, kişinin sembollerle oluşturulan bir sistemi çözümleyerek, onu kendisine yahut başkalarına anlatma çabası ise, o zaman her şey, kendimize ve başkalarına okumamız gereken birer nesne sayılır. Çünkü, görülen her dış varlık, sistem oluşturmada bir yazı gibidir.

 

Evren de, yazılmış büyük bir kitap, her bir varlık da bu kitabın cümleleridir. Bir kitapta yazarın bazı düşüncelerini bir araya getirerek telif ettiği eser okunur. Evrende okunması gereken şey de, varlığın birbiriyle telif edilmiş halidir. Varlıkta süregelen âhenk ve tutarlılıktır.”

 

Muhataplarımıza başka bir şey söylemeden, bu manzaraları hatırlatıcı kabul ederek doğayı bize okumalarını istedik. Onların arasından, isteğimizi yadırgayan kimse çıkmadı. Hatta kendilerine sanki unuttukları bir şeyi hatırlatmışız gibi bize teşekkür etmek isteyenler oldu. Bu okumaları daha sonra içeriklerine göre tasnif ettik. şu sonuçla karşılaştık.

 

On beş kişi, kendilerine gösterilen bu manzaralardaki öğeleri geçememişlerdi. Yirmi kişi, manzaralarda gördüklerinin dışında yersel ve göksel bazı öğeler ekleyerek dış varlığı resmetmeye çalışıyordu. Romantizmi konu edinmişlerdi. Tabiatla birlikte olma özlemi duyuyorlardı. Beş kişi, kendi geçmişini hatırlıyor ve geleceğine dâir hayaller kuruyordu. Altı kişinin sorumluluk bilinci uyanıyordu. Bunların arasında çocuklara daha iyi davranmak isteyen, çevreyi çok daha iyi korumak gerektiğini hatırlayanlar vardı. İki kişi, diğergamlık duygularını ön plâna çıkararak, başkalarına iyilik yapmak istiyordu.

 

Bu ankete katılanlar arasından; hayatın başlamasını konu edinenler, oluşu yaratılışla yorumlayanlar ve bunu Tanrı’ya bağlayanlar, ölümü hatırlayanlar, ilkbahardaki gibi, tekrar yaratılabileceğini düşünenler çıktı. Fakat, varlığın özüne ve oluşuna ilişkin, ‘Neden olduğu ve nasıl çoğaldığı’ gibi ana maddesi ile ilgili sorulara cevap arayanlar çıkmadı. Varlığın, gelecekte ne olacağına ilişkin düşünenler de yoktu. Bu evren niçin var olmuştur? Var oluş amacı nedir? Kâinat niçin başka türlü olmamış da böyle olmuştur? Bu varlık, sonunda ne olacaktır? İşte bu sorulara cevap arayanlar da yoktu. Gerçi üç kişi varlığın amacına ilişkin; ‘Evren niçin var oldu?’ ‘Neden başka türlü olmadı da bu şekilde oldu?’ gibi soruları dile getiriyordu. Ama onlar da sordukları bu soruları cevapsız bırakıyorlardı.

 

Düşünce tarihinde oluşun mâhiyetini ve keyfiyetini anlamaya yönelik teoriler var. Eşyânın ‘Öz’ü nedir? Ana madde (arché) nasıl birşeydir? Eşyâ, derinliğinde de açıktan görüldüğü gibi midir? Oluş nasıl başlamıştır? Filozoflar varlık konusunda, zâten sürekli bu problemlerin cevabını aramaktadırlar.

 

Yukarıdaki sorulara; Thales[1] ‘Her şeyin aslı, Tanrıca yaratıcı bir güç taşıyan ‘Su’dur diyerek cevap verir. Evrim teorisinin öncülerinden Anaximandros[2] ise, ‘Eşyanın aslı belirsiz, hudutsuz ve sonsuz olan ‘Apeiron’dur’ der. Aynı okula mensub olan Anaxi-menes[3] herşeyin aslının ‘Hava’ olduğunu söyler. İtalya’lı Pythagoras[4] ana varlığın ‘Sayılar’ olduğunu söyler. Herakleitos’a[5] göre varlığın ana maddesi ‘Ateş’, Empedokles’e[6] göre ise, ezelî ve ebedî olan; su, hava, ateş ve topraktır.

 

 

Varlık konusunda düşünürlerin cevap aradığı ikinci soru ise, varlığın ‘Oluş’ keyfiyetine ilişkindir. Bu âlemin aslı, ister su ister hava olsun. Tek bir özden nasıl çoğalmıştır? Oluş nasıl başlamıştır? Evreni var kılan ilk sebep ne, ilk hareket ettiren nedir? Herakleitos varlığın mâhiyeti değişim ve oluştur der. Empedokles, bu varlık dört unsurun birbirleriyle birleşip ayrılmalarından oluşur der.

  

Evrenin cevheri ve oluşu ile ilgili sorulara cevap arayan bu düşünürlerin hepsi de az çok dogmatiktirler. Çünkü onlar evrenin insan tarafından tam olarak anlaşılıp kavranabileceğine şüphe etmeksizin inanmaktadırlar. Oysa onlar, aynı sorulara farklı cevaplar vermişlerdir. Eğer birisi doğruysa diğerleri yanlış düşünmektedir.

 

 

Bu ilk çağ filozoflarının, aynı sorulara farklı cevaplar vermeleri, dogmatizm çemberini kırmış, şüphe ruhunun uyanmasına yol açmıştır. Bu nedenle de onlardan hemen sonra ‘Sofist’ düşünürler sahneye çıkmışlardır.

 

 

Sofist bir düşünür olan Protagoras[7] evrensel gerçeklik olmadığını ileri sürmüştür. Nihilizmin öncülerinden olan Gorgias[8] da ‘Hiçbirşey yoktur. Varsa bile insan için kavranılamazdır. Kavranılır olsa bile öteki insanlara öğretilemez’dir der.

 

 

Daha sonra gelen düşünürler, ya dogmatikleri ya da sofistleri güncelleştirirler. İmmanuel Kant[9] gibi, o iki ekolün arasında orta bir yol arayanlar da vardır. Düşünce Tarihi, bunlar gibi özgün olmayan pek çok varlık okuma biçiminden söz eder. Eğer bütün nüansları nazarı dikkate alırsak, denebilir ki yeryüzündeki fert sayısı kadar okuyuştan bahis açmak mümkündür.

 

 

Ancak kabul edilmelidir ki, bizim burada maksadımız, o farklılıkları sayıp dökmek değildir. Onları, mümkün olduğu kadar az başlıkta toplayarak, birbirleri içinde mutâlaa edilebilecekleri diğerleriyle kıyaslama imkânını artırmaktır. Böylece, bir okuyuş biçimi sayılamayacağı hâlde, özgün bir düşünce sistemi görüntüsü verenlerle vakit kaybetmemiş olalım.

 

 

Bize göre, düşünce tarihindeki felsefî ekoller dört ana okuyuş oluşturur. Bunlar, şüpheci, maddeci, çoğalmacı ve yaratılışcı okuyuşlardır. şimdi bu dört ana okuyuş biçimini kısaca tanıyalım.

 

 

1- Şüpheci Okuyuş: (Scepticisme)[10] 

Düşünce Tarihinin tesbitine göre dört felsefî okuyuş biçiminin en yenisi septik ve sofistik ekolü oluşturan "şüphecilik"tir. Şüphecilere göre, varoluş tam bir kaostur. Gerçek diye birşey yoktur. Bu görülen varlık gerçek değildir. Aslında başka bir gerçeklik de yoktur. Olumlama ve olumsuzlama yapılabilecek bir şey olmadığı için, iyi ve kötü olan da yoktur. Bu nedenle doğru bilgi de olamaz. Olmayan bir şeyin ölümünden söz edilemeyeceği için ölüm de yoktur. Korku da yoktur, zîrâ kimsenin olmayan bir şeyden korkması gerekmez. Öyleyse insan dilediğince yaşayıp istediği gibi yiyip içebilir. Çünkü onu sorgulayabilecek bir varlıktan da söz edilemez. 

 

 

2- Maddeci Okuyuş: (Materyalizm)

Şüphecilerden daha eskiye, Thales’e kadar uzanan bir görüştür. Düşünce Tarihinde İyonya ve Abdera okulu diye bilinir. Bu okuma tarzını daha sonra, Demokritos, Epikuros, Hobbus, Haeckel, Gassendi ve Buchner sürdürmüştür.

 

Materyalistlere göre, tek bir gerçek vardır. O da görülen bu alemdir. Bu âlemde; ne dâhilî ve ne de hâricî bir gâye, irâde ve şuurdan söz edilemez. Var olanı bilme alanı laboratuardır. Laboratuara girmeyen şey yok demektir.

 

Maddeci düşünürler, varlığı kabul ettikleri için realisttirler. Fakat, sâdece mevcud olan maddeyi kabul ettikleri için monisttirler.  Ancak, bu varlığı oluşturan madde, ezelden beri var olan sonsuz sayıda küçücük parçacıklardan oluşmuştur dedikleri için de pluralisttirler.

 

Onlara göre varoluş kaos değildir. Herşey, izahı yapılabilir bir tesadüf sonucudur.

 

Materyalist düşünce biçimi atomun parçalanmasıyla büyük bir darbe almıştır. Fakat insanın sorumluluk duymasını gerekli kılan üst bir mercî kabul etmediği, bireysel ve toplumsal problemlerde sınırları çizmeyi insanın kendisine bıraktığı için varlığını, dine karşı bir antitez olarak ayakta tutabilmektedir. 

3- Çoğalmacı Okuyuş: (Deism)

Bir de çoğalmacı okuyuş vardır. Bu okuyuş, Düşünce Tarihinde Elea okulu olarak bilinir. İlk temsilcileri maddecilerden daha önceki dönemlere rastlar. Bunlar da maddeciler gibi eşyanın varlığını onaylarlar. Yani bu okuyuşta da bir realizm vardır. Ancak realizme artı olarak bunlarda bir de idealizm bulunur. Çünkü maddenin arka plânında, bir Var’dan daha söz ederler. Bu görülen vardır, fakat bir Var da o idealdir. Yani var olan ‘Bu’ ve ‘Odur.

 

Çoğalmacı düşüncede, iki farklı okuma çizgisi oluşur. Birincisine göre; bu ‘Varlık’lar, gerçek ve ideal olan ‘Var’dan çoğalmıştır. O gerçek öze, Tanrı da denebilir. Bu nedenle, varlıklar sonunda ona irca edilir. İkincisine göre ise; bu varlıklar, o özün bir tür yansımasıdır. Fakat temel de birbirine irca edilemez iki cevher, ya da iki temel güç vardır. Senevîler ve mecûsîler böyle düşünürler. Onlar aydınlık ve karanlık gibi iki yaratıcı kabul ederler.

 

Çoğalmacı okuyuşun her iki türünde de: Tanrı ya biçimlenen bu Varlıkta içkindir; onlara mecbur kalmıştır, yahut varlıktan aşkındır. Bu durumda varlık Ona mecburdur. Her iki hâlde de insan, ilâh’a karşı sorumlu değildir. Çünkü ya mâhiyeti belirlenen bir İlâh, ya da kaderi belirlenen bir insan söz konusudur. İki taraftan birisi mecburdur. Mecburiyet de sorumluluğu kaldırır. Öyleyse varlığı kullanma keyfiyeti başkası tarafından belirlenmemiştir.

 

Bu son görüş İslâm dünyasında İşrâkîlik[11] olarak yayılmıştır. Ancak İşrâkîlerin söylemleri bulanık, karışık ve çelişkili olduğu için, onları anlamak çok kolay değildir. İşrâkîler; her şeyin Tanrı’nın bizzat kendisi olduğunu söylemek gibi bir gaflette bulanamayacaklarını, yani panteist olmadıklarını, beyân etmiş olsalar da bu söylediklerini çoğu yerde unuturlar.

 

Mevcûda hulûl etmiş bir vücud, (vahdet-i vücud) yahut varlığın birliği fikri, eğer peygamberlik vahyini ve sorumluluk bilincini hafife alıyorsa, bu elbette İslâm nazarında panteizmden farksız bir hezeyan olur. Batılı şeyh Plotinus ile doğulu Hallac'dan nakledilenler mükellefiyet şuurunu tehdit etmesi noktasında soruşturulmalıdır. Sûfî, kendisinin Tanrıyla özdeş olduğu için; ‘Hak’ olduğunu, ‘Yaratılmadığını’, bazan Tanrı’nın kendisine, bazan da kendisinin Tanrıya kulluk yaptığını söyleyebilmektedir. Bu nedenle Sûfîlerin ‘Sudûr’ ve ‘Zuhûr’ olarak ifâde ettikleri ‘Tecellî’ felsefeleri de bundan sonra gelecek olan Dînî-Yaratılışçı görüşten ayrı tutulmalıdır.  

4- Yaratılışçı Okuyuş: (Creasionism)

Düşünce Tarihi açısından Hz. İsâ’dan önce iki bin yıllarına kadar inebilen bu okuyuşun izlerini Mezopotamya, Fenike ve Mısır coğrafyalarında görmek mümkündür.

 

Varlığı tanımaya yönelik düşüncelerin en kadîm olanı, şüphesiz yaratılışçı okuyuştur. ‘Yaratılış’ sözcüğünü, tam olarak ‘Yoktan var oluş’ anlamında ele aldığımız takdirde şunu görürüz. Bu düşünce, en saf biçimiyle, Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’ân gibi İlâhî kitaplarla yaşatılmıştır.[12] Dînî geleneğe göre de, bu okuyuş ilk insanla başlamıştır. Bütün peygamberler, yaratılışçı okuyuşa rehberlik etmişlerdir.

 

Bu okuyuş; görülenleri yaratılmış ‘Varlıklar’ olarak niteler. İşte bu nedenle realizm kabul edilmiş olur. Varlıkların arkasında, hiçbir sebeb ve cevhere başvurmadan, yoktan var edici bir ‘Var’ın olduğunu da belirtir. Bu nedenle idealizm de kabul edilmiş olmaktadır. Ancak bu görülen varlığın; temelde bir hiç olduğu, varlık olmada yaratıcıya bağımlı olduğu, birgün her şeyin ‘Yok’ olacağı, sâdece yaratıcının ‘Var’ kalacağı kabul edilmektedir. Bunun için de bu görüş ‘Monoteist’tir.

 

İşte bu yazının kaleme alınış sebebi, bu ‘Yaratılışcı okuyuş’u daha yakından tanımak ve onun Hz. İbrâhim ile ilişkilisini açıklamaktır. Ancak bu yeni bölüme geçmeden önce, Kur’ân’da ‘Yaratma’ teriminin kullanılışına bir göz atmakta yarar görüyoruz.

 

Yaratma anlamındaki Berr, Bed’a, Fatr, İnşâ, Savr, Sivâ, Ca’l, Binâ, Raf’, Medd, Vüs’a gibi kökler insanın ve evrenin yaratılmadaki çeşitli evrelerini anlatır. Allah için kullanıldığında, ‘Yoktan varetme’ anlamındaki fiil ‘H-L-K’ harflerinden oluşur.

 

Kur’ân’dan anladığımıza göre, Allah şart ve sebebe bağlı olmadan, gerek bir maddeden, gerek bir maddeye ihtiyaç duymadan yaratır. Onun yaratması, ‘İlk baştan’[13] ‘Çelişkisiz’[14] ‘Değiştirilemez’ ve ‘Hak’ladır.[15] İlk baştanlık, çelişkisizlik, değişmezlik ve hak nitelikleri, aynı zamanda Allah’ın ‘Dîn’inin de nitelikleridir.

 

Sen yüzünü, birleyici olarak dîne çevir: Allâh'ın yaratmasına, ki insanları ona göre yaratmıştır. Allâh'ın yaratması değiştirilemez (tebdîl). İşte doğru dîn odur.[16]

 

Allah’ın yaratması değiştirilemez. Yani, birşeyi yoktan varetme kanunu ve özgün doğası değiştirilemez. Bunun bir anlamı da; kimse Allah’ın doğal dîninin dışına çıkamaz demek olur. İnsanın nankörlüğü ve şeytanlığı, bir değiştirme değil Allah’ın irâdesi içinde, Onun izin verdiği alanda oluşan, doğal eğilimlerin akışlarını, yatkınlıkları ve yönelişleri bozmadır. Bazı huy ve karakterlerin ikinci bir tabiat haline gelmesidir.

 

"(Şeytan şöyle demişti) Yemin olsun onları saptıracağım, onları boş kuruntulara iteceğim. Onlara mutlaka emir vereceğim; davarların kulaklarını yaracaklar; onlara emredeceğim Allah'ın yaratışını bozacaklar (tağyîr).”[17]

 

Hz. İbrâhim, putperest toplumun Allah’a kulluğu bırakıp da Tanrılara yaptıkları törenleri, ‘Yaratılmış yalan’ olarak nitelemişti.

 

Allah'ın dışında bir takım putlara tapıyorsunuz, yalan yaratıyorsunuz.[18]

 

İnsanın görünüşte birşeyler keşf ve icadetmesi ise yoktan varetme değildir. Çamura biçim vermek gibidir. Yani ‘İnsanın yaratma’sı, ancak Allah’ın izniyle gerçekleşen bir yapmadır.

 

“(Rab Hz. İsâ’ya demişti) Benim iznimle çamurdan kuş görünümünde birşey yaratıyor, içine üflüyordun da o benim iznimle kuş oluyordu.[19]

 

Gökleri desteksiz yarattı; görüyorsunuz onları. Ve yeryüzüne sizi çalkalayıp sendeletmesin diye ağırlıklar, dayanaklar bıraktı ve orada her çeşit hayvanı yaydı. Gökten bir su indirdik de orada her türlü cömert ve bereketli çifti filizlendirdik. İşte Allah'ın yaratışı. Hadi gösterin bana onun dışındakiler ne yaratmıştır?[20] 

 

 

O Allah'ın yanında yakarıp durduklarınız var ya, bir sinek bile yaratamazlar. Sinek onlardan birşey kapacak olsa, bunu bile ondan geri alamazlar. İsteyen de aciz, istenen de...[21]

 

 

AHMET BAYDAR



[1] İ.Ö. 546.
[2] İ.Ö. 545.
[3] İ.Ö. 480.
[4] İ.Ö. 494.
[5] İ.Ö. 484.
[6] İ.Ö. 435.
[7] İ.Ö. 411.
[8] İ.Ö. 375.
[9] İ.S.1804.
[10] Nihilizmi "Şüpheci okuyuş" grubunda düşünebiliriz.
[11] İşrâkîlik, varlık düşüncesinde kendilerine reis olarak Eflâtun’u seçen doğulu filozafların, zuhûr ve keşfe dayalı görüşlerini sistemleştiren felsefe. İşrâkî düşünürlere Eflâtun’a nisbetle, İrân Eflâtûnîleri adını verenler de olmuştur. Suhreverdî el-Maktûl, fiemsu’d-Dîn fiahrzûrî, Kutbu’d-Dîn fiîrâzî, Celâleddîn Devvânî ve Molla Sadrâ onların meşhurlarındandır.
[12] Dînî olmayan düşünce sistemlerinde ‘Yaratılış’ kelimesi, kimi durumlardaki kullanılışına bakılacak olursa, çok yanlış bir biçimde değişik bir düşünceyi anlatmaktadır.’ René Guénon, İslâm Mâneviyatı ve Taoculuğa Bakış, İstanbul, 1989, S. 77.
[13] “De ki: “Ortak tuttuklarınız içinde, ilk kez yaratan sonra yarattığını çevirip bir daha yaratan kim vardır?” De ki: “Allah! Yaratışı başlatır, sonra onu çevirip yeniden yaratır.” K. Kerîm: Yunus 10/34.
[14] “Birbiriyle uyum ve ahenk içinde yedi gökleri yaratan da O’dur. O Rahman’ın yaratışında /yarattıklarında herhengi bir uyuşmazlık, aykırılık, çelişme göremezsin” K. Kerîm: Mülk 67/3.
[15] ‘Allâh’ın, gökleri ve yeri hak(ve hikmet) ile yarattığını görmedin mi? Dilerse sizi götürür ve yepyeni bir halk getirir.’ K. Kerîm: İbrâhim 14/19, ayrıca bkz; Bakara 2/29, En'âm 6/102, Zümer 39/62, Gâfir 40/62, İbrâhim 14/19.
[16] K. Kerîm: Rûm 30/30.
[17] K. Kerîm: Nisâ 4/119.
[18] K. Kerîm: Ankebût 29/17.
[19] K. Kerîm: Mâide 5/110, ayrıca bkz; Âl-i İmrân 3/49.
[20] K. Kerîm: Lukmân 31/11.
[21] K. Kerîm: Hacc 22/73.
 

Sizce Nedir ?

Kur'ân'ı Kerim'e göre (din) sizce nedir?
 

Videolar

Rastgele Resim

www_sonsoz_org_kurantespih_thumb.jpg

İstatistikler

İçerik Tıklama Görünümü : 114477

Giriş Formu



Haber 10