|
EVET
Oruç Ülkesi
21. Yüzyılda Küresel Yönetişim ve Üniversiteler
Musa-İsa-Muhammed
AHİR ZAMAN İLMİHALİ
Sünnet ve Hadis
Recep ve Şaban Kokularını Ramazan'dan Aldılar
İSTİÂZE - III (Neûzü Billah)
ISLAHAT HAREKETİ
EVET
Kul!
Sahipleniyor cihanı, ağzı da ne büyük yutacak
Tekmil veriyor varlık
Tüm ordular secdede
Ölüyken bir zamanlar, hayali var şimdi
Ölümü ateşe atacak!
Oruç Ülkesi
Oruç Ülkesi
Sezai KARAKOÇ
Oruç, metafizik âleme açılan pencerelerin ortamıdır mümin için. Fizik karartıların gönül ışığıyla silinişi. Öteleri görüş ve ötelere eriş, maddi perdelerin inceltile inceltile öteyi gösterir hale getirilişi.
21. Yüzyılda Küresel Yönetişim ve Üniversiteler
*21.Yüzyılda
Küresel Yönetişim ve Üniversiteler
Prof. Dr. Ahmet DAVUTOĞLU
Ben her şeyden önce, bu sene eğitim faaliyetlerine başlayacak olan İstanbul Şehir Üniversitesi’nin ülkemizin entelektüel dünyasına, eğitim dünyasına ve sadece ülkemizin değil küresel alanda da dünya kültürüne katkı yapacağı ümidiyle hayırlı olsun diyorum. Gerçekten Türkiye son dönemde eğitim alanında, özellikle üniversitelerin yaygınlaşması anlamında çok ciddi atılımlar yaşadı. İnşallah bu üniversitelerimiz kısa zamanda ulusal sınırları aşıp uluslararası ölçekte de çok önemli bilimsel çalışmalara öncülük edecekler.
Musa-İsa-Muhammed
Burada ve Şimdi
Ali İZZETBEGOVİÇ
İslâm tarihi iki kısma ayrılır: Muhammed (a.s) den evvel ve sonra. Birincisini ve onun bilhassa Yahudilikle ve Hıristiyanlığı içine alan son kısmını dikkate almadan ikincisini (asıl İslâm tarihini) tamamen anlamak mümkün değildir.
AHİR ZAMAN İLMİHALİ
İhsan ELİAÇIK
Türkiye’nin saygın ilahiyat akademisyenlerinden değerli hocam Prof. Dr. Hayri Kırbaşoğlu’nun “Âhir zaman ilmihâli” adlı son çıkan eseri, adından da anlaşılacağı gibi “Yaşayan ilmihâl” olma iddiasıyla kaleme alınmış…
Sizlere, bu makalede, yaz boyunca okuyabileceğiniz bu güzel eseri tanıtmak istiyorum.
Eser, İslam’a yönelik temel bakış açısı, konuları ile alış biçimi, zamanın ruhunu yakalamaya çalışan perspektifi ve en temel iddiası olan “âhir zamanın” yani son zamanların/yaşadığımız çağın meseleleri üzerinde yoğunlaşmasıyla “inşa” çağı ilmihali olma özelliğine sahip.
Sünnet ve Hadis
Sünnet ve Hadis
Prof. Dr. FAZLUR RAHMAN
Geçen kısımda, Hadis’in temel konularından bazılarını “objektif olarak”, hadise sıkıca bağlı ve duyarlı kimselerin nazarında ise acımasızca ve hatta belki de haksız bir şekilde inceledik.
Recep ve Şaban Kokularını Ramazan'dan Aldılar
Recep ve Şaban Kokularını
Ramazan’dan Aldılar
Mustafa İSLAMOĞLU
Halkın tasavvurunda “Üç Aylar” diye şöhret bulmuş. Bu şekliyle bir delile dayanmasa da, özde sahih bir delilden yola çıkılarak şöhret bulmuş bir ifade. Üç aydan kasıt, ardı ardına gelen kamerî aylar olan Receb, Şaban ve Ramazan.
Rasûlullah’ın bu ayların ilki olan Receb girince “Allahümme barik lena fi recebe ve şa’bân, ve belliğna ramazan: Allah’ım Receb ve Şaban’ı bize bereketli kıl ve bizi Ramazan’a erdir” diye dua ettiği rivayeti sabit.
İSTİÂZE - III (Neûzü Billah)
N e û z ü B i l l a h
Ahmet BAYDAR
Yazımızın önceki iki bölümünden anlaşılmış olmalıdır ki Kur’ân’da teklif edilmiş olan “istiâze” nin hakikati, ilahî mesajın tebliği esnasında (yani Kur’ân okunduğunda) karşılaşılacak meşakketli durumlarda Allah’a sığınmaktır. Bizce Mushaf’ın son suresinde teklif edilen “sığınma”da da bu hakikate işaretler bulunmaktadır.
ISLAHAT HAREKETİ
TOPLUMUN DEĞİŞİMİ
Malik Bin Nebi
Bir toplum kendi içindeki değiştirmedikçe, kuşkusuz
Allah da o toplumun bulunduğu durumu değiştirecek değildir.
Ra’d/11
|
| İBRAHİMİ OKUYUŞ (VIII) - İbrahimi Okuyuş |
|
|
|
| Makaleler - iBRAHiMi OKUYUŞ | |
|
İBRAHİMİ OKUYUŞ
Yaratılışçı okuyuşa kısaca temas etmiştik. Bu bölümde Yaratılışcı okuyuş biçiminin Hz. İbrâhimle olan münâsebetini incelemek istiyoruz. Varlığı yaratılışcı okumak; başka bir ifadeyle, ‘Doğru anlam’ elde etmek için okumanın ilk şartı, yaratılıştan gelen değerleri korumaktır. Her anlam iç ve dış seyirle oluşur. Bu seyirlerinde özürlü olanlar yanlış anlar. İç ve dış yolculuğun nasıl yapılacağını bilemeyenler, bilgili ve akıllı olsalar da yobazlıktan kurtulamazlar. Çünkü yobazlığın soykütüğü iç ve dış seyir özrüdür.[1] Kişinin içinde bulunduğu anı, inanç sistemine uygun yaşayabilmesi de o inanç sistemiyle, durmadan degişen evreni anlama zeminini yeni bir çerçevede birleştirmekle mümkün olur. Bu bir anlamda inanç yenilemesidir. Bunu yapamayanlar, çağlarının dışında kalan bir inançla başbaşa kalmaya mecbur olurlar. Bizim ‘Yaratılış değerleri’ ifadesiyle kasdettiğimiz şeye, Kur’ânı-ı Kerîm’de bir yerde ‘Sıbgatullah’ denir. ‘Allah’ın verdiği renk’ olarak çevirebileceğimiz bu form, Yahûdi ve Hıristiyanca sapmalardan, tefrika ve ayrılıklardan korunmak için, İbrâhim milletinden olmayı öneren bir bölümde geçer; “De ki; hanîf olarak İbrahim milletinden olalım. O, şirke bulaşanlardan değildi. şöyle deyin: "Allah'a, bize indirilene, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a, onun torunlarına indirilene, Musa'ya ve İsa'ya verilene, ve diğer nebilere verilene inandık. Bunlar arasında hiç kimseyi ayırmayız. Biz yalnız Ona teslim olanlarız.” Eğer onlar da sizin inandığınız gibi inanırlarsa, doğruyu bulmuş olurlar; eğer dönerlerse parçalanmış olurlar. Onlara karşı sana Allah yeter. O işiten, bilendir. ‘Sıbğat’ullah’ı esas alın. Allah'tan daha güzel ‘Sıbğa’ kimin var!”[2] "Sıbgat" kelimesi, yaratılış anlamındaki hılkat ve fıtrat vezninde, tür bildiren bir masdardır. Allah’ın renk verişi anlamına gelir. Allah’ın yaratışı ve Onun verdiği asıl demektir.[3] "Sıbga" kelimesi, boyamak için suya daldırmak anlamı da ifâde eder. Hıristiyanlar, ilk günahlarını silmek amacıyla, rûhî temizliğin sembolü olan suya daldırarak insanlara vaftiz yaparlardı. Ayet, bu anlamla onlara bir atıf yapmış olabilir. O zaman anlam; kiliseyle kurumsallaşan dinle değil, İlâhî ve doğal dinle vaftizlenin demek olur. Bu da, yaratılıştan gelen değerleri korumak yahut, sonradan kazanılacak her değerin, fıtrata uygunluğunu sağlamakla mümkün olur. Ancak kabul etmek gerekir ki, ‘Yaratılış değerleri’ni saklayan iç temizliği korumak da oldukça zor bir iştir. Bu nasıl olur? Kişi ahlâkî bozulmadan nasıl korunabilir? Kendi ihtiyaçları, âilesi, yakın çevresi ve topyekün kucağında yaşadığı evrensel ortam hergün onu tehdit ediyorken, değişime nasıl karşı durabilir? Fıtrat üzre doğan kimseyi, âilesi şu ya da bu dinden yapmaz mı? İşte bu soruların cevabı, Kur’ân’da Hz. İbrâhimle ilgili bölümlerde bulunmaktadır. Kur’ân, bunun için üç şeyin oluşmasını gerekli görmektedir. Birincisi dış baskılardan uzaklaşmak. İkincisi iç baskılardan kurtulmak. Üçüncüsü de aklı kullanmaktır. şimdi bu üç şartın İbrâhim Peygamber’le ilişkisini Kur’ân’dan maddeler halinde inceleyelim. 1- Dış Baskılardan Uzaklaşmak:Bu tavrın Arapçadaki karşılığı ‘Hanîflik’tir. ‘H.N.F.’ kök harfleri, iyi ya da kötüye; yönelmeyi ifade etmek için kullanılır. Bazı haberlere bakılırsa, kelimenin yaratılışla da bir ilişkisi vardır. Bu tür hadislerde, bütün insanların hanîf olarak yaratıldığı beyan edilir.[4] Hanîflik, sosyal çevrenin yönelişlerine karşı bireysel bir tavrın adıdır. Ya da en azından şunu söyleyebiliriz sanırım. Kur’ân’ın Hz. İbrâhim için kullandığı hanîflik, toplumun müşrikliğinin karşıtıdır. Yani, Hz. İbrâhim’in hanîf oluşu, Onun İslâmdan ayrı bir dinin mensubu olduğu anlamında değildir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm, Hz. İbrâhim’in kendi çocuklarına ‘Müslüman’ adı verdiğini bildirir.[5] Kelimenin Kur’ândaki anlamı ise yeterince açıktır. Hz. İbrâhim Keldânîlerin göksel Tanrılarına inanmadığı, bir anlamda toplumun batıl olan inançlarından Hak olana saptığı için, Kur’ân Ona "Hanîf" demiştir. Kur’ân’ın indiği atmosferde de; sünnet (hitan) olup Kâbeyi tavaf eden, içki içmeyen, putlara kesilen kurbanlardan yemeyen, sonraki hayat için dirilişe inanan muvahhid kimslere hanîf denirdi.[6] Belki de bu nedenle, daha sonraları İslâmî literatürde de ‘Hanîf’, yanlış ve sapık şeyden, hakka anlamında bir sıfat olarak kullanılmıştır. Bu terimle ilgili olarak bizim önemli gördüğümüz başka bir şey daha vardır. Kur’ân bu kelimeyi, çoğulu ile birlikte[7] on iki yerde kullanır. Bunların tamamı inananları şirkten sakındıran âyetlerdedir. Sekizi de bizzat Hz.İbrâhim’le ilgilidir. “De ki: "Hayır, öyle değil. Hanîf olarak, İbrahim milletinden”[8] “İbrahim ne bir Yahudi'ydi nede bir Hristiyan. O, sadece hanîf bir müslümandı.”[9] “Hadi artık hanîf olarak İbrahim'in dinine uyun”[10] “İyilik yaparak kendisini Allah'a teslim edip, hanîf olarak İbrahim'in dinine uyandan, din bakımından daha iyi kim olabilir?”[11] “Rabbim beni doğru yola, gerçek dine, hanîf olan ve puta tapanlardan olmayan İbrahim'in dinine iletmiştir" de.”[12] “İbrahim, şüphesiz hanîf olarak Allah'a boyun eğen bir önderdi.” “şimdi sana, “puta tapanlardan olmayan İbrahim'in dinine hanîf olarak uy" diye vahyettik.”[13] Hanîf kelimesinin kullanıldığı bir âyette ise kelime bizzat Hz. İbrâhim’in kendi sözünün nakledildiği bir bölümde geçer: “Doğrusu ben hanîf olarak yüzümü, göklere ve yere fıtrat verene çevirdim, ben puta tapanlardan değilim."[14] 2- İç Baskılardan Uzaklaşmak:Yaratılışsal okuyabilmek için gerekli olan, şartsız ve ön kabulsüz bakışın ikinci esası, iç temizliğidir. İnsan, çağının getirdiklerinden etkilenebilir. Bir anlamda o zamanının çocuğudur. Kendisini bulabilmesi, bu çocukluktan kurtulmasıyla mümkün olur. Köle ruhlu bir insan o şartlanmışlıktan kurtulmadıkça, kendisine bahşedilen özgörlüğü zulüm görür. Bu nedenle sıkıntı ve ıstıraplara alışmış kimseye müreffeh bir hayat sunmadan önce, onun içindeki rahat yaşama arzusunu uyandırmak gerekmektedir. Kur’ân, insanın fıtratına dönerek bunu başarabileceğini söyler. Fıtrat, ‘F-T-R’ kök harflerinden, ‘Hilkat’ gibi tür bildiren bir masdardır. Bu kök, uzunluğuna yarmak, ayırmak anlamındadır.[15] Bu harflerden oluşan ‘Fatr’, yarık ve çatlak demektir.[16] Orucu bozmak anlamındaki ‘İftar’ da bu köktendir. Bu harfler, bir şeyi özellikleriyle ortaya çıkarmak ve icâd etmek manalarını da ifâde eder. Yaratılışa ‘Fıtrat’ denmesiyle, ilk yaratılış, yokluğun yarılarak varlığın ondan çıkarılmasına teşbih edilmiş olur. Kur’ân-ı Kerîm, Hak Teâlâ’yı evrene ve eşyaya ilk özelliğini veren yaratıcısı olarak tanıtırken, yaratma anlamında F.T.R kök harflerini kullanır. şu âyetlerin üçünde de yaratma anlamındaki kelime ‘Fıtrat’ köklüdür:
“De ki: "Ey göklerin ve yerin yaratanı, görülmeyeni ve görüleni bilen Allah! Kullarının ayrılığa düştükleri şeyler hakkında aralarında Sen hükmedeceksin."302 “Onların peygamberleri: "Gökleri ve yeri yaratan, günahlarınızı bağışlamaya çağıran ve bir süreye kadar sizi erteleyen Allah'tan mı şüphe ediyorsunuz?" dediler.”303 “Göklerin ve yerin Yaratanı size içinizden eşler, çift çift hayvanlar var etmiştir. Bu suretle, çoğalmanızı sağlamıştır. Onun benzeri hiçbir şey yoktur. O, işitendir, görendir.”304
Evrende işleyen kanunlar, fıtratla verilen yaratılış üzerine devam eden âdetlerdir. Yani her şey ilâhî fıtrat üzere olur. Sonra da doğanın fıtratı onun tabiatı olur. Buna göre; varlık türlerinin temel yapılarının ve insan karakterinin305 henüz dış tesirlerden etkilenmemiş olan orjinal yapılarına fıtrat306 diyebiliriz. Yani insanların fıtratı, yaratmalarında verilen ilk ve orijinal özellikleri evrensel bir müşterektir. Bu anlamlar vurgulayan şu âyetler de Hz. İbrâhim’le ilgilidir. Yaratma anlamındaki kelimeler yine “Fıtrat” kökünündendir:
“Dostum ancak alemlerin Rabbidir. Beni yaratan da, doğru yola eriştiren de Odur.”307 "Doğrusu ben yüzümü, gökleri ve yeri yaratana doğruya yönelerek çevirdim, ben puta tapanlardan değilim."308 "Hayır; Rabbiniz, göklerin ve yerin Rabbidir ki onları O yaratmıştır. Ben de buna şahitlik edenlerdenim."309
Kur’ân-ı Kerim’de İbrâhim aleyhisselâmdan bahseden bölümlerde “Fıtrat” gibi, yaratma anlamındaki ‘Halk’ ve diriltme anlamındaki ‘İhyâ’ terimleri de yoğun olarak kullanılmıştır. Örnek olarak şu âyetlere bakabiliriz.
İbrahim: "Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster"310 “İbrahim onlara şöyle söyledi: "Yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz? Oysa sizi de, yonttuklarınızı da Allah yaratmıştır."311 “İbrahim: "Rabbim, dirilten ve öldürendir" demişti.”312 Hz. İbrâhim’e verilen sayfalarda; Tevhid, bireysel sorumluluk ve sonraki hayata iman esasları belirtilmişti. Kur’ân-ı Kerîm o sayfalarda şunların yazılı olduğunu nakleder:
“O çok vefalı İbrahim'in sayfalarındakiler; Gerçek şu ki, hiç bir günahkâr bir başka günahkârın yükünü sırtlamaz. İnsan için çalışıp didindiğinden başkası yoktur. Onun çalışıp didinmesi yakında görülecektir. Sonra karşılığı kendisine eksiksiz verilecektir. Kuşkusuz, son varış Rabbinedir. Güldüren de Odur, ağlatan da... Kuşkusuz, öldüren de Odur, dirilten de... Kuşkusuz, iki çifti, erkeği ve dişiyi yaratan da Odur.”313
Yani, sorumluluk bireyseldir. Bu ilk hayattan sonra bir hayat daha vardır. İnsanlar’a kazandıklarının karşılığı eksiksiz verilecektir. Ağlatan, güldüren, öldüren ve diriltecek olan Allah’tır. Her çifti, kadını ve erkeği yaratan da Odur. Bizim, yaratılışçı okuyuş için ‘İbrâhimî’ dememiz; Tarihte mesajını hep bu kavram ve onun oluşturduğu düşüncenin doldurduğu ilk insan olarak Onun bildirilmesindendir. Onun peygamberlik mucizesi, bir anlamda eşyayı yaratılışçı okuyuşu olan istimbât ve istidlâlıdır. Onu bize model olarak anlatan âyetlerin, sürekli yaratma anlamındaki; fıtrat, halk ve ihyâ fiillerini yoğun bir şekilde kullanması bu tarzın adını da Kur’ânın koymuş olduğunu göstermektedir. Allah’u Teâlâ, son elçisine ilettiği mesajın çerçevesini de, yaratılış sâfiyetini anlatan fıtrat ve bu temizliği sürdürme tavrı olan hanîflikle çizmiştir;
“Sen kendini hanîf olarak Allah'ın insanlara fıtratta verdiği dine ver. Zira Allah'ın yaratmasında değişme yoktur; işte dosdoğru din budur, fakat insanların çoğu bilmezler.”314 “De ki; Rabbim beni doğru yola, gerçek dine, hanîf olan ve puta tapanlardan olmayan İbrahim'in milletine ilet.”315 3- Mantıklı Düşünmek ve Delille Konuşmak:Düşünceden çıkan bir sonucun tutarlılığı ve bilinmeyenlerin bu vesîleyle bilinebilmesi için mantık gereklidir. Hz. İbrâhim’in mesajı dogmatizm ve taklitçilikle savaşta yoğunlaşmıştır. O, düşünceyi oluşturacak hükümler arasında bağ bulundurma işi olan ‘Akıl yürütmeyi’ toplumuna öğretmiştir.316 İnanç dünyasında Onunla yeni bir devir açılmıştır. O tahkik öğreten bir peygamberdir. Mantıklı düşünme ve huccet’le konuşma öğretmenidir. (H.C.C.) kök harfleri, gelmek ve kasdetmek anlamındadır. Bu kök, bir âlime gelmeyi, Kâbe gibi belli ve önemli bir yere yönelmeyi ifade etmek için kullanılır. Bu harflerden türemiş olan ‘Huccet’ kelimesi, doğru bir maksada ulaşmak için, hasmın da kabul ettiği önermeler üzerine getirilen delil, hasmı delilsiz bırakarak susturup kendisiyle zafer elde edilen burhan317 anlamındadır. Kur’ân-ı Kerîm’in uslûbundan anlaşıldığına göre; Huccet getirmenin zıddı, zanla konuşmak, ilimsiz söz söylemek ve atmaktır. Öyleyse mükemmel huccet de Allah katında olacaktır. Kur’ân şöyle buyurur:
“Yanınızda, önümüze çıkaracağınız bir ilminiz var mı? Zandan başka birşeye uymuyorsunuz. Sadece saçmalıyorsunuz siz. Mükemmel huccet Allah'ındır. O dileseydi hepinizi toptan doğru yola iletirdi.”318
K. Kerîm, sözü geçen kökten, Delil anlamı taşıyan yirmi kullanım getirir. Bunlardan birisi yukarıda geçen âyettekidir. Bu yirmi kullanımın biri de Sonraki Hayat’da delil getirme durumundan söz eder.319 Geriye kalan on sekiz kullanımın tamamı ise, peygamberlerden sâdece ikisine ve onların devirlerine âittir. Onlar da, Hz. İbrâhîm ve Hz. Muhammed’dir.320 O âyetlerden ikisi şöyledir: “İşte bunlar, kavmine karşı İbrahim'e verdiğimiz huccetlerdir. Dilediklerimizi derece derece yükseltiriz.”321
“Kabul edilişinin ardından Allah hakkında tartışmaya girenlerin huccetleri Rableri katında geçersizdir.”322 Burada üzerinde durulması gereken önemli bir husus da şudur. Hz. İbrâhim, akıl yürütmelerinde huccetlerini yaratılış düşüncesine vardırmadan bırakmamaktadır. Gök cisimleriyle istidlâl, bu hususta güzel bir örnek oluşturur. Yukarıda o bölüme değinmiştik. Burada da yıldızlar, ay ve güneşle yaptığı istidlâlden hemen sonra, konuyu yaratılışa getirmesine değinebiliriz. şöyle demektedir:
“Doğrusu ben yüzümü, gökleri ve yeri yaratana, doğruya yönelerek çevirdim, ben puta tapanlardan değilim."323 İşte bu nedenle, ünlü müfessir Râzî, Onu ‘Muvahhidlerin reisi ve Kelâmcıların öncüsü’ olarak nitelemektedir.324 B) Hz. Muhammed Ve İbrâhimî Okuyuş:Eskiden Kâbe ziyâretini tamamlayıp da oradan uzaklaşmak isteyen kimseler, Mukaddes mâbede saygılarından dolayı, o bölgeden bir taş parçası almadan oradan ayrılmazlarmış. Yurtlarına vardıklarında da ona ta’zim ve hürmet gösteren hareketlerde bulunurlarmış. Zamanla da onlara secde edip çevrelerinde tavaf etmeye başlarlarmış. Daha sonra, benzeri kutsal varlıklar icad ederek onlara tapınır olmuşlar. Böylece, İbrâhim peygamberin tebliği bozulmuş. Hz. Muhammed dönemi Mekke’si İbrâhim Peygamber zamanındaki şirke o kadar benzemiş ki, bazı kabileler yıldız temsillerine tapmaya başlamışlar. Huzaa ve Himyer kabîleleri şi’ra yıldızına tapmışlar. Bizce, Kur’ân’da ‘İbrâhim’in sayfaları’nda bildirilenlerden hemen sonra anılan ‘şi’râ’ ile, Mezopotamyalıların İştar Tanrısı Venüs’e atıfta bulunuluyor olmalıdır. Bu kelime de dişildir. Müfessirlere göre, şi’râ Hz. Peygamber zamanında Himyer ve Huzâa kabîlesince bir Tanrıça olarak bilinen325 aydınlatan326 parlak bir gezegen (kevkeb) dir. İlgili âyet mealen şöyledir:
“Hiç kuşkusuz, şi'ra’nın Rabbi de Odur.”327
Yemen’den Hicaz’a gelen sahâbî Ebû Hureyra’nın asıl adı, ‘Abduşşems’ dir. Abduşşems ‘Güneşkulu’ demektir. Bu isim Hicaz coğrafyasında da pek yaygındır. Kureyş kabîlesinin büyük kollarından birinin atasının adı da Abduşşems’di. Hicaz’daki meşhur Tanrıça Lât, Güneşi temsil ediyordu.328 Güneşe tapınanlar, günde üç defa, onun temsilinin önünde dua ederlerdi. Kâbede bulundurulan Hubel de, kızıl yâkuttan erkek sûretinde yapılmış, Ay’ı simgeleyen bir Tanrıydı. Arabistanda Sâbiîler olarak bilinen mezhep mensupları, Bâbilliler gibi gezegenlerin ruhları olduğunu iddia ederlerdi. Onlardan bir kısmı bizzat gezegenlere bir kısmı da onları temsil eden putlara taparlardı. Belki de Kâbe’deki üç yüz altmış dikili taş, Babillilerin buluşu olan, dünyanın güneş etrafındaki bir yıllık seyrini bildiren ‘Üç yüz altmış’ sayısı ile alakalıydı. Bu nedenle, Kur’ân-ı Kerîm, güneş ve aya tapınma yasağına çok yer verir. Onların Allah’ın buyruğunda olduğunu ve insanların hizmetine sunulduğunu anlatır.329 K. Kerîm şöyle der.
“Gece ile gündüz, güneş ile ay Allah'ın varlığının belgelerindendir. Güneşe ve aya secde etmeyin; eğer Allah'a kulluk etmek istiyorsanız, bunları yaratana secde edin.”330
Milâdın altıncı asrında, ekinsiz bir vâdi olan Hicaz’da, alfabe daha çok gelişmişti. Yazı malzemeleri de çoğalmıştı. Tevrat, Zebur ve İncil gibi kitapları bir biçimde yazıyla korunabilmişti. Fakat, Hz İbrâhim’in öğretmiş olduğu yaratılışsal okuma gücünü koruyanlar, birhayli azaldığı için sapmalar çoğalmıştı. Mukaddes kitapların kelimeleriyle oynanıyor, anlamları kaydırılıyordu. Bu nedenle inananlar, kitaplarında hak olarak gösterilen şeyleri, bâtıllarından seçemez hâle gelmişlerdi.
Abdullah oğlu Muhammed, hiç kimseden ders görmemişti. Bir düşünce mektebine de mensup değildi. Yazıyı ve başka bir dilde konuşmayı bilmediği için, günündeki mukaddes kitaplara da yabancıydı. Ana eğitimi dışında kimsenin önünde diz çökmemişti. Hz. İbrâhim gibi, sadece anaya mensub olma anlamında ümmî idi.331 Ümmü’l-Kurâ olan Mekke’li olma anlamında da, İbrâhim gibi ümmî yani şehirliydi.332 Son Peygamber, çağında yaratılışsal okuma gücünü koruyan az kimselerden birisiydi. Putçulardan uzak duruyor, fıtratını korumak için kentin kötülüklerinden inzivâya çekiliyordu. Bir mağaraya gidip geliyordu. Sosyal buhranı aşmak için bir çâre arayışındaydı. Almanların ünlü şâiri Goethe333 ‘Muhammed’ adlı dramasına başlangıcında, Hz. Muhammed’in bu yıllarını kaleme alarak başlar. Onu yalnız başına tefekkür halinde iken İbrâhim gibi konuşturur. şâire göre; O evreni ‘İbrâhim’ gibi okur ve ‘Tevhîd’e böyle ulaşır:
İşte pırıl pırıl yükselmekte Jüpiter. Sevimli yıldızRabbım sen olmalısın! Tanrım, bana lutfuyla gözükmekteDur! Dur! Nazarını benden esirgeme. Sönüyor musun?Lakin, sönüp gideni nasıl severim ben?Ey mübârek Ay! Yıldızların kılavuzuRabbım sen olmalısın! Tanrım sen yollarımı aydınlatırsın.Bırakma! Bırakma! Beni karanlıkta,Dalâlet çukurundaki insanlarlaHaşmetli Güneş. Sana hasret olanın gönlü yanıktır.Rabbım sen olmalısın. Ey herşeyi gören Tanrım beni doğrult.Sen de mi batıyorsun bu ihtişamınla, sen de mi?Karanlıkta gömülmekteyim artık.Aşikar ol ey sevgili, göster kuluna zâtını.Rabbım sensin, Allah’ım! Herşeyi gözeten sen.Güneşi, Ayı ve yıldızları,Yeri göğü ve beni yaratan sen.334 1- Okua) AnlaAnla, yani kendine oku. Bir gün mağarada iken, “Oku” diye bir ses duymuştu. Oku…, yâni anla, duy ve kavra. Bu ilâhî beyanda Ona belli bir okuma nesnesi gösterilmemişti. Orta yerde bir kitap ya da okunacak yazılı bir metin yoktu. Aslında buna gerek de yoktu. Çünkü zaten önünde okumak istediği, sayısız doğal simgeler ve sosyal problemler vardı. Bu nedenle, tek tek ayırarak; kendini, âileni, akrabâlarını, toplumunu yahut doğadaki her bir simgeyi değil, genel olarak ‘Oku’ denmişti. Okunması gereken belli bir şey değil, fakat herşeydi. Dağ, dere ve deve gibi olan her şeyi oku. Yaratılmışın kendisini; bulutu, yıldızı ve güneşi oku. Eğer okuyucu, görme, işitme ve dokunma gibi hislerinin tümüyle bizzat o nesnenin kendisine ulaşırsa, aranan anlam zihinde vâsıtasız hâsıl olur. O zaman doğal ve yaratılışsal bir okuma söz konusu olur. Hz. Muhammed varlığı mutlaka okumak gerektiğini biliyordu. Hatta öncelikle nelerin okunacağını da biliyordu. Çünkü daha önce okumaya başlamıştı. Buna rağmen Ona yine ‘Oku’ denmişti. Fakat bu salt bir okuma emrinden ibaret değildi. Çünkü Melek Ona, oku emriyle birlikte, nasıl okuması gerektiğini de bildirmişti. “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” Kelimelerin özgün diziliş biçimine göre âyetin anlamı şöyledir; “Oku Rabbının adıyla ki yarattı.” Bu söyleniş biçiminin Türkçesi de şöyle olur; ‘Rabbının adına oku ki O yarattı.’ Yani, zâten her halukârda okumaktasın. Nasıl olsa okuyorsun. Öyleyse bu okuma işini onun adına yap. Onun adıyla ve yaratma kudretini unutmadan yap. Diğer güncel geleneksel ve felsefî okuyuş zaaflarından sıyrıl. Varlık olgusuna, yaratılışsal bak ‘Oku, ama yaratılışsal oku’. Çünkü kulluk binâsının temelini ve yükümlülüğü yaratılışsal düşünce oluşturur. Yâsin Sûresinde anlatıldığına göre, iki Hak elçisi, bir kente mesaj getirirler. Kent halkı putperesttir. Bu nedenle elçilere rahat vermezler. Çıkıp gitmezlerse taşlayarak öldüreceklerini söylerler. Fakat kentten uzak yaşayan birisi, olayı duyunca koşarak gelir. Bu şahıs, kentin kötülüklerinden uzak kaldığı için yaratılışsal okuma gücünü korumuş, dolayısıyla da seciyesindeki temizliği muhafaza etmiş birisidir. O iki elçinin sözüne kulak verir. Onları dinledikten sonra “ Ne oluyor bana ki beni yaratana ibâdet etmeyeyim!”335 der. Yâni, beni yaratanı tanımamak benim elimde değil ki! O bana bir yönden dokunmak istese, sizin putlarınızın hiç birisi bana yardım edemez. Buna rağmen eğer ben Yaratıcı’dan yüz çevirirsem, o zaman sapmış olurum. Alâk Sûresi, şu âyetle devam eder. “İnsanı bir alak’tan yarattı.” “Yarattı” kelimesi, bu âyette tekrarlanıyor. İlki genel anlamdaydı. Yani nesnel olan bütün varlıklar içindi. Buradaki ise özel. Bu âyet insanı diğer varlıklardan ayırmakla, ona şeref vermiş oluyor. Gerçekten bütün varlıklar bir yana o bir yana. Çünkü en büyük olay yaratma, yaratılmışların en büyüğü de insan. Sâdece insan okuyabilmektedir. Onu diğer bütün varlıklardan ayıran tek şey, onun okuma gücüdür. Okumanın sonucu olan ‘Bilmek’, varlıklar içinde sadece insana özgüdür. Bilgi, insanı meleklerden farklı kılar. İşte bu nedenle ayrıca anıldı. Bununla birlikte, âyet onun da yaratılmış olduğunu vurguluyor. Bu âyette yaratılma işinin insana özgülenerek yinelenmesi, şöyle bir anlam da çağrıştırmaktadır. Evrendeki varlıklar içinde apaçık bir üstünlüğü olan insan, bu üstünlüğe aldanarak kendisini diğerlerinden ayırarak yaratılmadı sanmasın. O da yaratılmıştır. Hem de hayat buluşunun ilk maddesi olan embriyo dediğimiz “Alak”tan. Büyüklenmesin, çünkü ana rahminde ilişken ve yapışkan olan sülüğümsü bir maddeden yaratılmıştır. İnsan anladığını nasıl anlatacak? İşte burada nakletmek için olan okuma devreye girer. b) AnlatAnlat, yani başkalarına oku. Anlatmak, araçsal ve iletişimsel okuma yoludur. Bu yolda; konuşma ve işitme bahis konusudur. Anlayan kendisine, anlatan da başkalarına okumuş olur. Kur’ân’ın ikinci seslenişini, ikinci okuma oluşturmaktadır. “Oku” Zihinsel yolla yaptığın o yaratılışsal okuyuşla anladığını anlat. Kavradıklarını kavrat. Vahyedilenleri dinle, tilâvet edilene uy, sonra da insanlara teblîğ et. Eğer tebliğ görevini yürütürken bazı problem ve sıkıntılarla karşılaşırsan; “Rabbın en büyük kerem sahibidir.”
Kerem sahibi, yani ‘el-Ekram’. Bir karşılık olmaksızın, ikram eden demek. O zaman anlam şöyle olur. Bu görevi birşeyler umarak değil; ancak Rab için yap. İşini ona havâle ederek oku. Çünkü O hatırına gelmeyecek şeylerle seni destekleyecek bir Kerîmdir.336 Ayette geçen ‘Ekrem’ sözcüğünün kök harflerinde bir anlam daha vardır. Kendi alanında şerefli olan her şey ‘K.R.M.’le nitelenir. Allah ikram sâhibidir.337 Kendisi de338 arşı da Kerîmdir.339 İnsanı da diğer varlıklar arasında mükerrem kılmıştır.340 Kendilerine kitap indirilen elçiler de insanlar arasında kerîmdir.341 Peygambere indirilen kitap, kozmik sayfalar mükerremdir.342 İndiği zaman da okuma nesneleri arasında kerîmdir.343 Onu indiren melek de melekler arasında kerîmdir.344 K. Kerîm, insanın yaptıklarını yazan melekleri de kerem’le niteler.345 Sonraki hayatta müminlere verilecek olan rızka da kerîm der.346 Yani Allah’ın ‘el-Ekrem’ oluşu, Onun nimetlerinin iki hayatı da kuşatması anlamındadır. Allah’ın nimetlerine karşı şükretmeye de, ancak yaratılışındaki basitliği okumayı unutan sırt çavirebilir:
“İnsan kendisini bir nutfeden yarattığımızı görmez mi ki hemen apaçık bir hasım kesilir ve kendi yaratılışını unutur da: "Çürümüş kemikleri kim yaratacak" diyerek, Bize misal vermeye kalkar? De ki: "Onları ilk defa yaratan diriltecektir. O, her türlü yaratmayı bilendir.”347
İletişimsel olan ikinci okuma yolunda en önemli sembolün kalem olması gerektiği ise tartışılamaz. Alak sûresi bunu belirterek devam ediyor. “O, kalemle öğretti.” Ayette kasdedilen, Levh-i mahfuzdaki, ister ümmü’l-Kitabı yazan kalem olsun, ister Peygamberlerin kalbine indirilenleri yazan kâtiplerin ellerindeki kalemler olsun, sonuçta o bir iletişim aracıdır. İnsan, bilmediklerini işte bu araçla öğrenir. İnsan, İlâhî bilgiyi zihinsel yolla vasıtasız kavrayabileceği gibi iletişimsel yolla da kavrayabilir. Birincisi âdemî ve kesbî, ikincisi ise nebevî ve vehbî yoldur. İkinci yol, insanın bilmediklerini öğrenmesi için Allah’ın ona bir imkânı ve bağışıdır. Nitekim iki okuma yolunu anlatan âyetlerden sonra hemen bu durumu belirten şu beyan getirilmiştir.
“İnsana bilmediğini öğretti.”348
Bu ilk beş âyetteki ilk dört kelime, iki kere tekrarlanıyor. Yani ‘Oku’, ‘Rab’, ‘Yarattı’ ve ‘İnsan’ kelimeleri ikişer kere kullanılıyor. ‘Bilmediğini öğretti’ derken, insan kelimesinin tekrar edilmesinin anlamı; ‘Eşyâya değil, insana öğretti’ demektir. Bu, yaratılışına katarak değil, sonradan öğrettiği bilgidir. O zaman onun İlâhî bilgi yolundaki serüveni şöyledir. İnsan önce yoktur. Bir parça embriyo ile açığa çıkar. “Zihinsel okuma” gücüyle bütün varlıklardan seçilir. Sosyal hayata erişip, toplumsal şeytanlıkları farkedince de onlara karşı “İletişimsel okuma” ile desteklenir. Artık buna rağmen kendisini her şeyin üstünde ve herşey için yeterli görür de yine okumamazlık ederse sapar.
“Okumamazlık etme ha. İnsan kendisini yeterli gördüğü için azar.”349
Okumayan azabileceği gibi, yanlış okuyan da azar. Çünkü şeytanlık, çoğu zaman okumamaktan değil, yanlış okumaktan doğar. Zâten şeytan, kendi yaratılış maddesi olan ateşin, Adem’in yaratılış maddesi topraktan daha üstün olduğunu okuyarak, indî bir hüküm vermiş ve sapmıştır. Oysa toprak başka bir madde, ateş başka bir maddedir. Yani bu iki maddenin üstünlükte mukâyese edilmeleri anlamsızdır. O yanlış okuma yapmıştır. 2- Yaratılışçı Anla ve Anlat:Okuma nesneleri ayetlerdir. Kur’an’da ‘Ayet’ kelimesi pekçok yerde kullanılır. Göklerin, yerin ve insanın yaratılması, insanların hayvanlardan yararlanması ve onları kullanması, gecenin ve gündüzün sürekli değişimi, güneşin, ayın ve yıldızların parlaması, rüzgarların esmesi, gökten yağmurun yağması, kavrulmuş toprağın yeniden canlanarak, bitki, tahıl ve meyveler çıkarması, denizlerde gemilerin seyrü seferi, dağların dimdik ayakta durması... bunların hepsi birer âyettir. Yâni arşın altında kalan, İlâhî yönetime bağlı olan her şey ‘Ayet’ dir. Bu bölümlere bakarak, kelimenin Kur’ân’daki kullanımlarını üç grupta tasnif edebiliriz. a) Allah’ın kudreti ve rahmetinin işaretleri olan doğal nesne ve olaylar. Bütün nesneler Kur’ân’da, ‘Afâk’ olarak nitelenir. Var oluşun göstergeleri olan bu nesnel simgelerin tümüne ‘âfâkî âyetler’ denir. b) Peygamberlere mesajlarının doğruluğunu teyid etme vesîlesiyle verilen olay ve nesneler. Biz bunlara ‘Mucize’ tabir ediyoruz. c) Allah’ın Peygamberlere indirdiği, ve onların da insanlara okudukları sözler. Mukaddes kitaplarda bulunan âyetler. Kur’ân, âyet kelimesini münhasıran; düşünmeye, okuyarak bilmeye ve inanmaya vâsıta olan simgeler anlamında kullanmıştır. Yâni, İlâhî Kelâma göre, sadece yazıya dökülebilen sözsel simgeler okunmaz. Bütün haricî nesnelerle insanda gelişen benlik de bu sözlü simgeler gibi okunabileceğinden onlara da âyet der. şimdi âyetin üç anlamına da işâret eden şu beyanlara bakalım:
“Kuluna, apaçık âyetler indiren Odur.”350 “Kesin olarak inananlara, yeryüzünde ve kendi benliğinizde Allah'ın varlığına nice âyetler vardır; görmez misiniz?”351
“Onun hak olduğu meydana çıkıncaya kadar varlığımızın âyetlerini onlara hem ufuklarda ve hem de kendi benliklerinde göstereceğiz. Rabbinin her şeye tanık olması yetmez mi?”352
AHMET BAYDAR [1] Prof. Dr. Ahmet İnam, Doğu Batı, Mayıs, S.35, Ankara, 1998. [2] K. Kerîm: Bakara 2/135-138. [3] İbnü Menzur, Lisânu’l-Arab. [4] A. İbnu Hanbel, Müsned, 4/162, Müslim, Cennet/63. [5] “Allah uğrunda gereği gibi cihad edin. O, sizi seçmiş, babanız İbrahim’in yolu olan dinde sizin için bir zorluk kılmamıştır. Daha önce ve Kuran’da, peygamberin size şahit olması, sizin de insanlara şahit olmanız için size müslüman adını veren O’dur.” K. Kerîm: Hacc 22/78. [6] Bak; F. Râzî Tefsîr, Nisâ 4/89’un tefsîri. Kurtubî, Tefsîr, Nisâ 4/109’un tefsîri. [7] Kelimenin çoğulu ‘Hunefâ’ biçimindedir. [8] K. Kerîm: Bakara 2/135. [9] K. Kerîm: Âl-i İmrân 3/67. [10] K. Kerîm: Âl-i İmrân 3/95. [11] K. Kerîm: Nisâ 4/125. [12] K. Kerîm: En'âm 6/161. [13] K. Kerîm: Nahl 16/123. [14] K. Kerîm: En'âm 6/79. [15] Bu kökten olan ‘İnfıtâr’ babı yarılmak anlamında kullanılır: “Gök yarıldığı zaman...” K. Kerîm: İnfitâr 82/1. [16] “Gökleri yedi kat üzerine yaratan O’dur. Rahman’ın bu yaratmasında bir düzensizlik bulamazsın. Gözünü bir çevir bak, bir çatlak görebilir misin?” K. Kerîm: Mülk 67/3. |
|